Neymiş şu “Kişisel Gelişim” Kavramı?

Gittikçe karmaşıklaşan hayatlarımızda yol bulmak zorlaştıkça çareler arıyoruz, kişisel gelişim kavramı, bu dertlere derman olacağını iddia ediyor. Peki bu iddianın altını doldurabiliyor mu?

Kariyer seçimler, duygusal hayat, aşk – eş seçimleri, çoluk çocuk ile ilgili kararlar, taksitler borçlar nasıl ödenmeli, ev-araba almalı gibi finansal kararlar zaten yeterince bünyeleri zorluyor. Hepsi zor kararlar, çevremizden aldığımız tavsiyeler de her zaman geçerli değil. Bunlar yetmezmiş gibi, şehir hayatının üzerimizdeki baskısı arttıkça, insanlarla nasıl anlaşacağız, nasıl iletişim kuracağız, kendimizi nasıl gerçekleştireceğiz, nasıl mutlu olacağız gibi konuları çözmeye çalışıyoruz.

Özetle, herkes çok dertli. İnsanların bu “dertleri” arttıkça, “Kişisel Gelişim” kavramı kuvvetleniyor,

(Sert: Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı isimli kitaptan alıntıdır.)

Kişisel Gelişimin Atladığımız Tarafı

Kişisel gelişimi kendi hayatının odağında önemli bir noktada tutan kişilerin hayatta karakterlerini oturtmaları ve kendilerini bulmaları için doğru zamanda doğru bilgiye ulaşabilmeleri, vazgeçilmez bir artı. İşin özünde şöyle bir gerçek var; Matthew Killingsworth’un araştırmasını da, okuduğunuz bu düşünce eserinin başka kişilerle paylaşımını da mümkün kılan bizim geliştirdiğimiz bu bağlayan teknolojiler. Ancak hepsinin ötesinde, bağlı olmanın gerçekten ne kadar devasa bir gelişim ve evrim ivmesi kattığını anlamak için kolektif zeka kavramına ve karıncalara bakmalıyız!

Bir karınca, tek başına çok zeki bir canlı değil. Ancak karıncalar milyonlarca yıllık evrim sürecinde kendi erkini kanıtlamış, çok farklı nitelikte ortama adapte olma becerisine sahip, şaşılacak derecede iyi organize olabilen canlılar[1]. Karıncaları bu denli etkin kılan beceri ise bağlı olmaları. Karıncalar sanılanın aksine tekil yaşayan değil, birbirleri ile sınırlı kapasite de olsa da kimyasallar aracılığıyla basit ama sürekli iletişim kurma becerisine sahip canlılar. Bunun sayesinde tekil olarak etkili değiller ancak kitle olarak dahice işliyorlar.

Zeka Kolektif Olunca Daha da Bir Güzel!

Kolektif/kitlesel zeka dediğimiz olguyu doğada gözlemleyebileceğimiz en yalın ve en değerli örneklerden biri. Bir karınca grubu ne kadar büyükse, o kadar etkili ve o kadar zeki olma potansiyeline sahip. Her bir karıncanın beyindeki tek bir nöron gibi rol aldığı, ancak bir koloni olarak bakıldığında bir bilgi ağını andıran bu modelde, sinaps sayısı arttıkça kapasitesi artan bir beyin gibi, karınca sayısı arttıkça işlem kapasitesi de artıyor.

Örneğin; yuvadan çıkan ve dört farklı yöne giden dört karınca olduğunu düşünelim. Doğu, batı ve güney yönünde giden karıncaların ya elleri boş döndüklerini ya da hiç dönmediklerini düşünelim. Kuzey yönüne giden karınca ise 15 metre uzaklıkta yuva yapmak için gerekli bir malzeme veya bir besin bulsun. Eğer bu karınca yuvaya başarıyla dönerse, diğer birkaç karıncaya olumlu sinyali verir ve aynı yönde besin bulmak için bu defa daha fazla sayıda karınca görev alır. Giden ikinci gruptan gelen karıncalar, döndüklerinde olumlu sinyali vermeye devam ettikçe, bu besin noktasına olan karınca trafiği artar, ta ki, besin bitene veya başka bir sebeple karıncalar olumlu sinyali vermeyi kesene kadar.

Bu basit ama dahiyane sistem, hemen her seferinde, toplu kaynakların en etkin kullanımının tasarlanmasını mümkün kılıyor. Yine daha yakın besin kaynaklarına daha hızlı ve daha çok sayıda karınca yönlenirken, daha uzak ve daha riskli besin kaynaklarına daha az kaynak ayrılıyor[2].

Nihayetinde, bireysel olarak çok sınırlı kapasiteye sahip olan canlıların, bağlı olma ve iletişim kurma durumu ile aslında zeka ve kapasite olarak sınıf atladığını gözlemleyebiliyoruz. Benzer bir durumun insanlar için de geçerli olduğu savunulabilir. Tek başımıza altından kalkamayacağımız zorlukta görevleri, tek başına zekamızın çözmeye yetmediği problemleri veya keşfedemediğimiz doğa gerçeklerini birbirimize bağlı olmanın getirileri ile aşabiliyoruz. Bu bağlı olma durumu, bir anlamda yazının bulunması ile başlıyor. Farklı zamanlarda yaşamış kişiler yazılı eserler üzerinden bilgi paylaşımı yapabiliyor ve kümülatif bilgi birikimi ile kütle çekimi kanunlarından fotosentezin nasıl işlediğine dair birçok keşif yapar hale geliyoruz. Ki düşünün, son 50 yıla kadar yapılan tüm bu kolektif zeka ürünleri birbirlerinden bağımsız, küçük toplulukların aralarındaki oldukça sınırlı bağlılıklar üzerinden ortaya çıkmış ürünler. Artık tüm dünyanın birbirine gerçek zamanlı olarak bağlı olduğu bir düzene doğru ilerliyoruz. Geçmişteki değişim koşullarına ve ivmesine bakıp gelecekte olacaklarla ilgili şaşkınlığa düşmemek, veya heyecana kapılmamak elde değil.

Karıncalar Yapıyorsa Biz De Yaparız

Geleceğin getireceği keşifleri merak etmenin, insanlık olarak kendimizin ve evrenin sınırlarını keşfetmenin hayattaki en saf, en gerçek ve en kuvvetli mutluluk kaynağı olduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden, cahillik mutluluktur düşüncesine kökten karşı çıkmalı.

Kazandığımız erdemi, zamandan kopuk değil, aksine, içinde yaşadığımız çağın gerçekleri ile yorumlamalı. Anlamı sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda insanlık türü olarak, birbirimizle ve doğa ile içinde bulunduğumuz derin ilişkiyi inkar etmeden aramalı. Bunun gerçek değerini, umuyorum bir gün fark edeceğiz.

[1] Franks, Nigel R. Army Ants: A Collective Intelligence. American Scientist: Volume 77, Issue 2, 1989.

[2] Bu konudaki detaylı çalışma için bakınız: Li, Lixiang, Peng, Haipeng, Kurths, Jürgen, Yang, Yixian ve Schellnhuber, Hans Joachim. Chaos-order transition in foraging behavior of ants. Proceedings of the National Academy of Sciences, Early Edition, 2014.

 

Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı içinde geçen Bilge’lik kavramına ilişkin küçük bir seslendirme denemesi yapmıştım geçtiğimiz hafta. Onu da burada paylaşıyorum.

 

Geçtiğimiz iki haftadır beni en çok heyecanlandıran projem üzerinde çalışıyorum, hayalim Türkiye’de etki yaratan bir kitap ile insanlara katkıda bulunmak. Çok yakında üçüncü kitabım olacak bu çalışma editor okumasına geçmeye hazır olacak.

İlk kitapta bana önemli olduğunu düşündüğüm konularda yazdım. Niyetim hiç o olmamasına rağmen konular insan psikolojisi, toplum bilimi ve yaşamın kendisi olduğu için kitap kendisini “Kişisel Gelişim” kategorisinde buldu.

Çevremdeki çoğu insan gibi ben de “Kişisel Gelişim” kategorisine çok temkinli, hatta eleştirel yaklaşıyorum. Buradaki kitapların ve yazıların (ya da konuşmaların) büyük çoğunluğu içimizdeki iyiliği bulalım, daha çok sevelim sevilelim, yeter ki isteyelim gibi tavsiyelere dayanıyor. Diğer bir grup ise çoğunlukla yazarın bir şekilde hayatta kendi engelleri aşmasını örnek göstererek herkesin hayatındaki engelleri aşabileceği ve daha iyi bir hayat inşa edebileceği mesajını veriyor.

Doğrudur, kişiler kendilerine daha iyi bir hayat inşa edebilirler, belki kitapların da bunda faydası olabilir. O yüzden bu tarz eserlerin hedef kitlesinde kendimi görmesem de saygı duyuyorum.

AİTLİK PROBLEMİ VE ELEŞTİREL BAKIŞ

Biraz da eleştirel perspektife ihtiyacımız var.

Ancak çok daha önemli bir noktayı atlıyoruz. Sadece motive eden ve iyi hissettiren kitaplara değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz toplumsal dokuyu, şehir hayatındaki insanın psikolojisini, dertlerini, ihtiyaçlarını ve endişelerini bilimsel, tarihsel ve gerçekçi bir gözle, aynen bir mühendis gibi analiz eden çalışmalara ihtyacımız var. Ve bu ihtiyaç oldukça yüksek. İlk kitabımın adı “Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı” idi. Burada aslında “DİĞER YOL” yani, pozitif düşünceden geçen değil, toplumsal ve psikolojik analizden, rasyonel düşünceden geçen bir gelişim rotasını göstermeye çalışmıştım.

Son çıkacak kitapta ise AİTLİK konusunda ve bunun şehir hayatında nasıl korkularımızı, endişelerimizi ve dertlerimizi şekillendirdiğine odaklanıyorum.

Kitaptan küçük bir alıntı –

Gözlerimiz görmese, kulaklarımız duymasa, derimiz hissetmese, burnumuz koku almasa, ağzımız tat almasa kendi içimize kilitlenirdik. Dış dünya ile etkileşimde bulunmadan da yaşadığımız şeye tam bir hayat denemezdi. Bu sebepten dolayı da bedensel varlığımız kim olduğumuzu tanımlamakta merkezi bir rol oynuyor.
Ancak bir mantık hatası yapıyoruz. Bedensel varlığımız üzerinden dış dünya ile iletişim kuruyor olmamız ve onun bizi toplumsal alanda dış görünüşümüzden tanıtıyor olması, bizim gerçekten kim olduğumuzu anlattığı anlamına gelmiyor.
Kimiz gerçekten? Düşüncelerimiz mi bizi oluşturur? Bu da doğru değil. Kendi kimliğimizi sahip olduğumuz düşüncelere bağlarsak eğer, bu karakterimizden taviz vermeden bir konuda fikir değiştiremeyeceğimiz anlamına gelir.  Ya da önemli meselelerde fikir değiştirdiğimiz zaman karakterimizi de değiştirmiş oluruz.
Kimlik sorusu zor ve bir çok ayrık felsefi boyutu olan bir konu. Ancak şunu net ifade etmek mümkün; kimlik ne sadece duygularımız ve inançlarımız, ne sadece içinde bulunduğumuz ilişkiler ve tanışıklıklar ağı, ne sadece korkularımız ve ümitlerimiz ne de sadece düşüncelerimiz veya bedensel şeklimizdir.
Kimlik bunların hepsinin birbiri ile girmiş olduğu etkileşimdir. Statik ve stabil olmayan, değişken, tanımlaması da tarif etmesi de doğası itibari ile basit olamayan bir kavramdır.
Evrendeki ve doğadaki (hem insan doğası hem de yaşam alanımızdaki) olayları anlamak ve neden sonuç ilişkilerini çözümlemek için her zaman geçerli ve gerçek olduğunu bildiğimiz tek yöntem var: Bilimsel gözlem ve karşılaştırma.
İnsanın kimliğinde bedenin ve beden algısının ne kadar önemli bir yer tuttuğunu, spekülasyonun ötesine geçerek gerçekten anlamaya çalışmak için karşımıza çıkacak en iyi fırsat insanın kendisini bedensel duyuların limitasyonları ve kuralları olmadan ifade edebildiği bir ortam olurdu.
Eğer insanların fiziksel görünüşlerinden, güzelliklerinden, çirkinliklerinden, ses tonlarından, kas güçlerinden, vücut şekillerinden ve kokularından bağımsız olan bir ortamda nasıl davrandığını bilseydik bu önemli bir avantaj olurdu. Böyle bir ortamda nasıl etkileşimler kurduğunu, bu ortamdaki diğer bireylerle nasıl ilişkiler geliştirdiğini gözlemleyebilseydik bu harika bir fırsat olurdu.

 

 

Gelişmelerle haberleşmek üzere, etki yaratan bir kitap olması dileğiyle,

Ozan.

 

İlişkiler deyince çoğu kişinin aklı aldatma konusuna gidiyor. Akla gelen o olmasa bile iyi ilişkiler deyince yine akla duygusal ilişkiler, aldatma aldatılma hikayeleri, aşk tavsiyeleri konuşuluyor.

Google’da “insan psikolojisi” bile ayda ortalama 6000 kere aratılırken, “aldatma” ayda 9800 kere aratılıyor.

Benim bu konuya ilgiminin aldatmayla ve aşkla pek ilgisi yok. Hikayem biraz farklı.

*

Meslek icabı ilgimi orantısız olarak çeken bazı konular var.

Bu konulardan biri “İyi İlişkiler Kurmak”.

Aslında bu konuya bilimsel olarak bakılacaksa bu hem bireylerin iç dünyasını ilgilendirdiği için psikolojiyi, bireylerin birbiriyle etkileşime girme şekillerini ilgilendirdiği için sosyal psikolojiyi hem de grupları ve kitle davranışlarını & kişilerin toplum ve kültür altında nasıl ilişki kurduğunu anlamak gerektiği için de sosyolojiyi ilgilendiriyor.

Yani çok canlı ve sosyoloji ve psikolojiye gönül vermiş biri olarak da çok ilgimi çeken bir konu. Ancak bu konuyla ilgili elimizde ne var diye dönüp baktığımda genellikle ve ağırlıkla aşk, sevgi, eş bulmak, aldatmak gibi popüler konuların tekrar tekrar ve benzer şekilde işlendiğini, bunun dışında kalan konuların ise görmezden gelindiğini farkettim.

Bunun hem altı dolu hem de özellikle şehir hayatında yaşayanlar için önemli bir konu olduğunu düşünerek Tezgahçılar ekibiyle bu konuda bir eğitim tasarlamaya karar vermiştik.

Planlar gerçek oldu ve iki gün süren, şahane, benim için de çok şeyi yeniden keşfettiğim ve örendiğim bir eğitim geçirdik.


Eğitimin üzerinde bir kaç ay geçmişken, farkettiğim en önemli noktaları ve bazı “cevherleri” paylaşmak için iyi bir zaman sanırım.

1

Arkadaşlık (veya çevremizdeki insanlarla kurduğumuz duygusal olan ve olmayan tüm ilişkiler) ne kadar önemli diye sorduğumda, “Tabi ki de çok önemli” şeklinde bir cevap verdik.Bu cevap politik olarak çok doğru olmakla birlikte, çok içten bir cevap değil.

Yani arkadaşlığın ve ilişkilerin önemli olduğunu biliyoruz, ancak neden önemli olduğuna ilişkin yürüttüğümüz mantık sınırlı. Yani bence itiraf etmek gerekirse, “arkadaşlık önemli” biraz ezbere verdiğimiz bir cevap.

İyi ilişkiler önemli desek de tam nedenini söylemekte zorlanıyoruz.

İşin aslını çözmek için şu soruyla yaklaşmak gerekiyor. “Hayatınızdaki, fiziksel olmayan (yani zihinsel/ruhsal/duygusal) ihtiyaçlarınız neler?” Bu biraz zorlayıcı bir zihinsel çalışma, ancak sonunda çıkan bütün cevapların bir şekilde çevremizdeki ilişkilere dayandığını görmek aydınlatıcı. Hayatta en çok neye ihtiyacımız var dediysek bir şekilde iyi ilişkiler kurmakla bağlantılı çıktı.

2

Bir insana verilebilecek en kötü ceza tecrittir. İnsan olarak bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özellik Robin Dunbar’ın Human Evolution kitabında net olarak ortaya koyduğu üzere kalabalık gruplar halinde organize olabilmemiz. (Bu arada Dunbar’ın bulguları en fazla gerçek arkadaş ve tanıdık diyebileceğimiz kişi sayısı 150 olabilir diyor, nitelik yerine niceliğe odaklananların dikkatine…)

Bu şu anlama geliyor; bizimle fiziksel olarak tam aynı özelliklere sahip ancak bireysel yani 100+ gruplar halinde organiza olamayan canlılar olarak yaşasak çok daha ilkel, basit ve farklı bir yaşantımız olurdu. Yani bugünkü kültür ve dünya düzeni en başta işbirliği yapabilmemiz ve çevre geliştirebilmemize dayalı. Bugünün bireyselliğe bu kadar ağır vurgu yapan dünyasında aslında ne kadar kolektif canlılar olduğumuzu keşfetmek önemliydi.

Büyük eserler çoğunlukla işbirliği ürünüdür.

3

İnsan olmanın özündeki en temel duygulardan bir tanesi “aidiyet”. Aidiyet duygusunun ne kadar merkezi bir ihtiyaç olduğunu keşfedince, milliyetçilik duygusundan, spor takımlarına duyulan fanatik bağlılığa, insanların kendi cinsiyet tanımlayıcılarıyla olan takıntılarından hemşerilik konularına bir çok farklı boyuta yeni bir ışık altında bakmak mümkün oldu.

Yalnızlığın, ölüm riskini %29 ile 32 arasında arttırdığını söyleyen araştırmaların altyapısını ve mantığını çözdük. Akıl sağlığımızı ve gerçeklik algımızı, düzenli olarak çevremizden aldığımız geribildirimlere ve teyitlere borçluyuz. Aslında hava nasıl sorusunun bile sadece hava durumuyla değil ancak konuşmayı başlatmak için ortak bir zemin kurma ihtiyacına bağlı olduğunu gördük.
Salomon Asch deneyleri ile Sosyal Baskı unsurunu ve en savunmasız anlarımızda kalabalığı takip etmek konusunda ne kadar çaresiz olduğumuzu gördük. Özellikle kitlesel olarak meydanlarda olduğumuz ve hem kültürel hem politik meseleler kitlesel tepki verdiğimiz bir dönemde kalabalıkların nasıl düşündüğünü ve nasıl hissettiğini anlamak büyük bir kazanç oldu.

Daha önce rastlamadıysanız sosyal baskının etkisini görmek için Solomon Asch Deneyi’ne bir göz atın.

 

Aldatma’nın Ötesinde Çok Önemli Konular var…

Bunlar dışında Epikuros’tan, Aristo’ya; yapılmış en büyük mutluluk araştırması olan Harvard Grant Study’den Alain de Botton’un gözlemlerine, oradan da yine dünyanın en büyük çiftlere ilişkin araştırmalarını yapan John Gottman’ın bulgularına derin bir yolculuk yaptık.

Ben bir kere daha, her eğitimin katılan kitlenin ilgisi, bilgisi ve konuya dahiliyetiyle ne kadar değişebildiğini ve zenginleşebildiğini farketmiş oldum.

Katılanlardan bu yazıyı okuyanlar varsa, keyifli ve dolu sohbet için tekrar teşekkürler.

Gelecek eğitimlerde görüşmek üzere,

www.ozandagdeviren.com