Geçtiğimiz iki haftadır beni en çok heyecanlandıran projem üzerinde çalışıyorum, hayalim Türkiye’de etki yaratan bir kitap ile insanlara katkıda bulunmak. Çok yakında üçüncü kitabım olacak bu çalışma editor okumasına geçmeye hazır olacak.

İlk kitapta bana önemli olduğunu düşündüğüm konularda yazdım. Niyetim hiç o olmamasına rağmen konular insan psikolojisi, toplum bilimi ve yaşamın kendisi olduğu için kitap kendisini “Kişisel Gelişim” kategorisinde buldu.

Çevremdeki çoğu insan gibi ben de “Kişisel Gelişim” kategorisine çok temkinli, hatta eleştirel yaklaşıyorum. Buradaki kitapların ve yazıların (ya da konuşmaların) büyük çoğunluğu içimizdeki iyiliği bulalım, daha çok sevelim sevilelim, yeter ki isteyelim gibi tavsiyelere dayanıyor. Diğer bir grup ise çoğunlukla yazarın bir şekilde hayatta kendi engelleri aşmasını örnek göstererek herkesin hayatındaki engelleri aşabileceği ve daha iyi bir hayat inşa edebileceği mesajını veriyor.

Doğrudur, kişiler kendilerine daha iyi bir hayat inşa edebilirler, belki kitapların da bunda faydası olabilir. O yüzden bu tarz eserlerin hedef kitlesinde kendimi görmesem de saygı duyuyorum.

AİTLİK PROBLEMİ VE ELEŞTİREL BAKIŞ

Biraz da eleştirel perspektife ihtiyacımız var.

Ancak çok daha önemli bir noktayı atlıyoruz. Sadece motive eden ve iyi hissettiren kitaplara değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz toplumsal dokuyu, şehir hayatındaki insanın psikolojisini, dertlerini, ihtiyaçlarını ve endişelerini bilimsel, tarihsel ve gerçekçi bir gözle, aynen bir mühendis gibi analiz eden çalışmalara ihtyacımız var. Ve bu ihtiyaç oldukça yüksek. İlk kitabımın adı “Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı” idi. Burada aslında “DİĞER YOL” yani, pozitif düşünceden geçen değil, toplumsal ve psikolojik analizden, rasyonel düşünceden geçen bir gelişim rotasını göstermeye çalışmıştım.

Son çıkacak kitapta ise AİTLİK konusunda ve bunun şehir hayatında nasıl korkularımızı, endişelerimizi ve dertlerimizi şekillendirdiğine odaklanıyorum.

Kitaptan küçük bir alıntı –

Gözlerimiz görmese, kulaklarımız duymasa, derimiz hissetmese, burnumuz koku almasa, ağzımız tat almasa kendi içimize kilitlenirdik. Dış dünya ile etkileşimde bulunmadan da yaşadığımız şeye tam bir hayat denemezdi. Bu sebepten dolayı da bedensel varlığımız kim olduğumuzu tanımlamakta merkezi bir rol oynuyor.
Ancak bir mantık hatası yapıyoruz. Bedensel varlığımız üzerinden dış dünya ile iletişim kuruyor olmamız ve onun bizi toplumsal alanda dış görünüşümüzden tanıtıyor olması, bizim gerçekten kim olduğumuzu anlattığı anlamına gelmiyor.
Kimiz gerçekten? Düşüncelerimiz mi bizi oluşturur? Bu da doğru değil. Kendi kimliğimizi sahip olduğumuz düşüncelere bağlarsak eğer, bu karakterimizden taviz vermeden bir konuda fikir değiştiremeyeceğimiz anlamına gelir.  Ya da önemli meselelerde fikir değiştirdiğimiz zaman karakterimizi de değiştirmiş oluruz.
Kimlik sorusu zor ve bir çok ayrık felsefi boyutu olan bir konu. Ancak şunu net ifade etmek mümkün; kimlik ne sadece duygularımız ve inançlarımız, ne sadece içinde bulunduğumuz ilişkiler ve tanışıklıklar ağı, ne sadece korkularımız ve ümitlerimiz ne de sadece düşüncelerimiz veya bedensel şeklimizdir.
Kimlik bunların hepsinin birbiri ile girmiş olduğu etkileşimdir. Statik ve stabil olmayan, değişken, tanımlaması da tarif etmesi de doğası itibari ile basit olamayan bir kavramdır.
Evrendeki ve doğadaki (hem insan doğası hem de yaşam alanımızdaki) olayları anlamak ve neden sonuç ilişkilerini çözümlemek için her zaman geçerli ve gerçek olduğunu bildiğimiz tek yöntem var: Bilimsel gözlem ve karşılaştırma.
İnsanın kimliğinde bedenin ve beden algısının ne kadar önemli bir yer tuttuğunu, spekülasyonun ötesine geçerek gerçekten anlamaya çalışmak için karşımıza çıkacak en iyi fırsat insanın kendisini bedensel duyuların limitasyonları ve kuralları olmadan ifade edebildiği bir ortam olurdu.
Eğer insanların fiziksel görünüşlerinden, güzelliklerinden, çirkinliklerinden, ses tonlarından, kas güçlerinden, vücut şekillerinden ve kokularından bağımsız olan bir ortamda nasıl davrandığını bilseydik bu önemli bir avantaj olurdu. Böyle bir ortamda nasıl etkileşimler kurduğunu, bu ortamdaki diğer bireylerle nasıl ilişkiler geliştirdiğini gözlemleyebilseydik bu harika bir fırsat olurdu.

 

 

Gelişmelerle haberleşmek üzere, etki yaratan bir kitap olması dileğiyle,

Ozan.

 

Hayatta Doğru Karar için Önce Kendi Hikayenizi Keşfedin

“İstediğiniz her kimse olabileceğiniz dünyada, kim olacağınızı seçmek kadar zor bir şey yoktur.”

İnsan doğasına ilişkin olarak, kesin ve tereddütsüz bildiğimiz gerçekler var. Mesela, insanlar nasıl karar alır? konusu uzun süredir araştırılıyor. Özellikle sinirbiliminin bu konuda verdiği çok ilginç cevaplar var. Bunlardan bir tanesi Antonio Damasio’nun yaptığı araştırmalarla netleştiği üzere kararları mantıksal değil duygusal olarak aldığımız yönünde.  Damasio deneylerinde, beyinlerinin duygu üreten bölümlerine zarar görmüş kişilerle çalışıyor. Bu kişiler dışarıdan bakıldığında gayet normal davransalar da karar alamıyorlar. Ne karar almaları gerektiğine ilişkin mantıklı çıkarımlarda bulunabiliyor ve durumu analiz edebiliyorlar. Ancak gündelik basit konularda bile, örneğin öğle yemeğinde tavuklu mu yoksa etli mi sandviç istediklerine karar veremiyorlar. Çoğu kararın, sadece mantıksal olarak artı ve eksileri tartmaya kalktığınızda içinden çıkılamayacak kadar fazla boyutu ve değişkeni var. Bu sebeple mantığın yetmediği yerlerde kararları duygularla ve de içgüdülerle alıyoruz.

İnsanın duygusal arka planı bu şekilde. Şimdi insanın bu duygusal durum ile karşısına hayatta çıkan seçeneklere ve karar noktalarında bakalım.

Sizin hikayeniz ne?

Sizin hikayeniz ne?

Seçimler

İlkokulda öğrencisiniz, fen-matematik; eşit ağırlık ve sosyal bilimler disiplinleri arasından seçim yapmanız gerekiyor.

Üniversite seçimi dönemine gelmişsiniz, önünüzde bir çok seçenek: Hangi bölümü seçeceksiniz? Seçiminizi bölüme göre mi, üniversitenin prestijine göre mi yapacaksınız? Bölüm seçerken ders içeriklerine ve hangi konuyu öğrenmek konusunda meraklı olduğunuzu mu hesaba katacaksınız, yoksa mezun olduktan sonra hangi işi yapacağınızı mı?

İş hayatına başlamak üzeresiniz, önünüzde yüzlerce şirket, yüzlerce farklı iş alanı. Girdiğiniz iş alanının sizi tanımlayacağını ve kimliğiniz haline geleceğini düşündüğünüz için üzerinizde daha da fazla baskı hissediyorsunuz. Dijital pazarlamayla mı ilgilenmelisiniz, web dizaynla mı? Büyük 4’ten birinde iş bulup denetim ve finans alanında mı derinleşmelisiniz, insan kaynaklarında mı çalışmaya başlamalısınız?  Artılar, eksiler, artılar, eksiler.

Kariyerinizin bir kaç senesini tamamladınız. Aynı işte mi devam etmelisiniz, %12,6 daha fazla maaş verdiği için rakip şirketten benzer pozisyon için gelen teklifi mi kabul etmelisiniz? Terfi etmek ve yönetici koltuğuna oturmak için sabır mı etmelisiniz, yoksa dikey olarak yaptığınız işte mi uzmanlaşmalısınız? Belki bugüne kadar çalıştığınız iş sizin becerileriniz ve zevk aldıklarınızla uyumlu değildi. Uzmanlık alanı değiştirebilir misiniz? Sektör değiştirebilir misiniz?

Neredeyse 15 yıldır çalışıyorsunuz. Hayatınızın sonuna kadar bu mesleği mi yapacaksınız? Emeklilik hayali mi kuruyorsunuz yoksa ölene kadar çalışmayı mı tercih edersiniz? Ürettiğiniz hangi işlerden gurur duyuyorsunuz ve gelecekte daha da gurur duyacağınız işleri üretmek için nasıl kariyer hareketleri yapmalısınız? Hayatın her geçen sene daha da pahalılaştığını, gelir seviyeniz ile birlikte masraflarınızın da doğru orantılı arttığını hissettiniz. Mortgage, çocuğun okulu derken, bir bakmışsınız şirketinizin size sunduğu o maaş, bir “altın kelepçe” olmuş. Hayat kısa, risk almalı diye mi düşünüyorsunuz yoksa çoktan hayallerden vazgeçmeli ve iş güvenliğini arttıracak seçimler yapmalı diye mi düşünüyorsunuz.

Aslında önemli olan tek bir seçim var. Hikayenizi seçmek.

Mantığın Sınırları

ilk olarak, bu soruların tekil ve tartışmasız doğru cevapları yok. İkincisi, kişiden kişiye değişecek bu cevaplar, zamandan zamana da değişir. Yani hayatta bir noktada size yanlış gözüken bir seçiminiz, gelecekten geçmişe dönüp baktığınızda çok mantıklı ve doğru gözükebilir. Üçüncüsü, bu cevapları verirken, her dönemeçte, yani karar noktasında artıları ve eksileri tartarak “mantıksal” kararlar veremezsiniz. Bunun için çok fazla değişken var.

Yani özetle, karşılaştığınız her kararı mantıksal fayda zarar analizi yaparak çözümlemek ve bu şekilde doğru kararlar almak mümkün değil.

Peki çözüm ne?

İnanın çözüm, sanılanın aksine, madem mantık bu kararları vermek için yetmiyor diye bir mantık kurduktan sonra “kalbimizin sesini dinlemek” değil. Çözüm hikayenizi seçmek. Size hayat boyu tüm seçimlerde rehber olması için kendi hikayenizi keşfedin.

Çözüm, “mantığı” anlam duygusuyla birleştirerek kişiye zor dönemeçlerde ışık tutacak bir rehber belirlemekte. Yani mantığın tek başına yetmediği yerde, kurtuluşumuz mantıktan vazgeçmek değil, onu nasıl daha işler ve duygularla/içgüdülerle konuşur hale getirebiliriz diye sormakta. 

Bunu yapmak için benim önerdiğim ve gerek eğitimlerde gerekse kariyer danışmanlıklarında gündeme tekrar tekrar getirdiğim yöntem “kendi hikayenizi keşfetmek”.

Biz kendimiz onu anlamlı hale getirmediğimiz sürece insan hayatı son derece sıradan olabilir. Doğar, yer içer tüketir, basit bir kaç toplumsal görevi yerine getirir ve ölürüz. Ancak insan hayatı, eğer bir adanmışlık, üretme isteği ve gelişme isteği etrafına kuruluysa aynı zamanda çok değerli de olabilir.

Bir kaç gün önce Halil İnalcık vefat etti. Gündeme gelmesiyle geçtiğimiz aylarda vermiş olduğu bir röportajı okuyordum. Kendine Osmanlı Tarihini anlamak çevresinde bir yaşam gayesi belirlediğini ve yaşadığı her gün bu hedefe ulaşmak uğruna çalıştığını, bunu da zevkle yaptığını ifade ediyor. Çok iyi gelir sahibi olduğumuz işlerde bile, kaçımız aynısını söyleyebiliyoruz? Hiç tembellik yapıyor musunuz sorusuna, hayır diye cevap veriyor.  Onun bize önerisi şu: “Manalı bir hayat için kendinize uzak, büyük bir gaye koyun. Sonra da onu gerçekleştirmek için çok çalışın.” İşte bu tür bir adanmışlık, ancak kendi hikayesinin ne olduğunu keşfetmiş bir insan için mümkün.

Öldüğünüzde sizin hakkınızda konuşan insanlar sizi nasıl hatırlasın, hangi eylemleriniz ve işlerinizle ansın istiyorsunuz?

Önce kendi ailenizde, sonra mahallenizde ve şehrinizde, sonra ülkenizde ve en son da dünyada nasıl bir etki yaratmak istiyorsunuz?

Etki kuvvetiniz ne kadar küçük veya büyük olduğu önemli değil, ancak hikayenin hangi tarafında olduğunuz önemli. Bu dünyanın güzelleşmesine mi katkıda bulundunuz, yozlaşmasına mı?

Sizce çevrenizde ve dünyadaki en büyük sorunlar ne? Bu sorunlardan hangisini çözmek için çalışıyorsunuz? Kişisel kazanç dışında ne uğruna uğraşıyorsunuz?

Direk veya dolaylı, nasıl bir etki, nasıl bir kültürel ve duygusal miras bırakmak istiyorsunuz?

Hikayeniz ne?

Ben kendi hikayemin merkezine insan davranışını anlamayı koydum. Tüm işlerimde doğrudan veya dolaylı olarak bu gaye için çalışıyorum. Bu yüzyılın, insanoğlunun yaşadığı son yüzyıl olma ihtimalinin de, uzaya hükmedecek bir medeniyete dönüşmek yolundaki ilk yüzyılı olma ihtimalinin de farkındayım. Değişimin doğru tarafında yer almaya çalışıyorum, etkim ne kadar küçük de olsa.

*

Sizin hikayeniz ne? Kendinize en sık sormanız gereken soru bu.

Çocukların iç dünyasını zenginleştirmenin daha güzel bir dünya yarattığına inanıyor ve bunu yapmanın en iyi yolunun iyi bir animasyon sanatçısı olmaktan geçtiğine inanıyor olabilirsiniz. Hikayeniz, olmayan ütopik dünyalar yaratarak iyi bir geleceğin hayalini kurdurmak olabilir.

Empatinin ve daha çok hissetmenin hayatı daha yaşanır bir hale getirdiğine ve bunun en iyi yönteminin iyi müzik yapmak olduğuna inanıyor olabilirsiniz. Sizin hikayeniz, insanları gündelik hayatlarında daha iyi müzikle buluşturmak ve ruh dünyalarını doğrudan etkilemek olabilir.

Gelir adaletsizliğinin toplumsal ve kolektif gelişimin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Bunu çözmek için en iyi yöntemin finans alanında bilgi kazanmak ve 3. dünya ülkelerinde mikro-kredi hizmetleri kurmak olduğuna inanıyor olabilirsiniz. Sizin hikayeniz, bunu gerçekleştirmek için harcanan bir hayat olabilir.

İletişim çağında yaşadığımızı ve insanlarda en büyük etkinin doğru iletişim ve pazarlama stratejileri ile yaratıldığını düşünüyor olabilirsiniz. İnsanları açgözlülük ve ego ihtiyaçları yerine, sosyal sorumluluk sahibi alışverişler yapmaya ikna etmek sizin hikayeniz olabilir.

*

Örnekler sonsuz… Eğer ilham almaya ihtiyacınız var ise de kendinize “Dünya’nın en büyük problemleri neler?” sorusunu sormanızı ve etkinizin ne kadar küçük olduğuna aldırmadan o hedefe yönelik çalışmanızı öneririm.

Değerli olan sadece sonuca ulaşmak değil, çalışmanın&çabanın kendisidir. İyi bir hayat için yapılması gereken ilk şey ise, insanoğlunun tarihsel gelişiminde doğru tarafta olmaktır.

Kendi Hikayesini keşfetmiş olanlar, sizin yaşadıklarınız ne?

www.ozandagdeviren.com

Mutluluk hedef olarak koyulup, bir kaç basit davranış değişikliği ve yeni alışkanlıklarla veya sadece daha çok isteyerek agresifçe ulaşılabilecek bir nirvana değildir. Kişi ancak doğru yaşam felsefesini benimsemek ve mutluluğu yaratacak koşulları ve bakış açısını kazanabilmekte etki sahibidir. Aranan şey, dünyanın gaddarlığını ve mükemmeliğini birlikte görebilen, gerçekçi ve pragmatist olduğu kadar da duygusal ve naif olabilen için, kendiliğinden gelen bir ödüldür.

İnsanın gelişimini konu alan ve önerilen veren tüm eser ve düşünceler, değişimin doğasına saygı duymayı atlamamalı. Kastım şu: Değişim yavaştır, değişim zordur. Üzerine gidilerek veya çok istenerek değişim yaratılmaz.

İnsan psikolojisinin temeline giderek değişimin ne olduğunu biraz daha anlamaya çalışalım. Her şeyden önce şunu iyi biliyoruz, değişim dediğimiz olgu, yani kişinin hayata karşı değer yargılarını hareket ettirmesi, buna bağlı olarak geçmiştekinden farklı ilişkiler içerisinde düşünmesi – düşünce çıkarımları yapması,benzer durumlar karşısından farklı tepkiler verir hale gelmesi ve en nihayetinde farklı hissetmesi, önemli bir zaman ve efor maliyeti barındırır.

Her nasıl kurumların ve tüzel kişilerin değişmesi çoğu zaman hem çok iyi planlama gerektiren hem de buna rağmen zaman ve operasyonel verimlilik anlamında zarar yaşanan durumlarsa, bu, insanın iç dünyası için de aynıdır.

IMG_0450Bizim zihnimiz ve buna bağlı algılarımız, günlük hayatta karşılaştığımız olası her durum için doğru olduğuna inandığı tepkiler geliştirmiştir ve bu tepkiler bizce uygun olduğu düşünülen bir portföyden çoğunlukla otomatik olarak seçilir ve karşımıza gelir. Sokakta bir dilenci gördüğümüzde vereceğimiz tepkiler az çok bellidir ve karakteristiktir. Her seferinde nasıl tepki vermemiz gerektiğini baştan düşünecek enerjiyi harcamayız – refleksleşmiştir. Bir restoranda hesabı öderken verdiğimiz tepkiler, vücut dili kullanımı ve sözler, az çok bellidir ve yine karakteristiktir. Aynı şekilde refleksleşmiştir.

İşte insanı kastederek sözünü ettiğimiz değişim, yani karakter değişimi, tavır değişimi, his ve düşünce değişimi konuları, yaşayışımıza ilişkin bütün refklekslerin yıkılması ve yeniden inşası anlamına gelir. Bu sebeple de değişim döneminin kendisi zordur, sancılıdır, çok ruhsal enerji ve kaynak tüketir.

Mühendislerin seveceği bir başka benzetmeyle, karakter değişimi, tüm sistemlerin üzerine kurulu olduğu veritabanı işleyişinin yeniden tasarlanması ve yeniden organize edilmesidir.

Ucuz değişim vaat edenlere inanmayın. Konu kişisel gelişim olunca değerli her kazanç aynı büyüklükte bir çaba gerektirir.

***

Değişimin ne kadar zor olabildiğini, kişisel zihinsel kaynaklar üzerinde ne kadar tüketici olabildiğini anlamak en temel hazırlık. Şimdi neyin bizim kontrolümüzde neyin ise kontrolümüz dışında olduğuna bakalım.

Açıkçası kişisel gelişimin bir edebi tür olarak çoğu kritik düşünce alışkanlığına sahip kişide negatif bir tat bırakması şaşırtıcı değil. Tabi ki hepimiz hayattan bazı şeyler bekliyoruz, mutluluk, güç, ihtişam, şan, şöhret, saygı vb… Ancak bunların ne pahaya olduğunu görmek veya bedellerini ödemek konusunda hazırlıklı değiliz. İşte işin bu “zor” boyutlarına değinmeden bahsedilen ödüllerin pozitif düşünce ile veya mistik eylemlerle ulaşılabileceğini anlatan kişi ve eserler, tatlı bir hayalin devam ettirilmesinde üstlerine düşen rolleri oynuyorlar. Ben bu tarz yaklaşımları yani zor soruları sormayan ve okuyucuya kendiyle yüzleşme şansı vermeyen klasik kişisel gelişim düşüncelerini veya eserlerini; tedavi edici olmayan ama sürdüğü bir kaç saat içinde iyi hissettiren ağrı kesici veya antidepresanlara benzetiyorum. Herhangi bir tedavi veya iyileşme sağlamıyor, başından sonuna bir iyi hissetme hali sunuyorlar.

Hatta etkileri sadece nötr değil, bir ölçüde olumsuz. Çünkü neyin üzerinde etkimizin olup olmadığı konusunda algılarımızı çarpıtıyorlar.

Biz kendi geleceğimiz üzerinde etki sahibi olabiliriz ama onu tek kontrol eden değiliz. Büyük hayaller kurmak kötü değil, ancak büyük hayallere ulaşmanın tek yolu bu hayalleri kurmak değil. Biz iyilik yapıyor ve bunun karşılığını alıyorsak da bunun sebebi, kader, karma veya ilahi adalet değil, bizim gibi iyilik yapma niyetinde başka bir insanla karşılaşmış olmamız. Yani özetle, bizim etrafımızdaki dünyayı, kendi mutluluğumuzun değişkenlerine göre değiştirme şansımız veya lüksümüz yok.

Peki elimizde olan ne? Elimizde olan sadece şu, doğru yaşam felsefesini – yani hayata bakış yöntemini benimsemek, bunda olabildiğince gerçekçi olmak ve hayalperestlikten kaçınmak. Ek olarak, mutluluğu çevremizde ve kendimizde yaratma ihtimali olan koşulların gerçekleşmesi için doğru düşünce ve değer sistemlerini kurmak.

Dünya steril, temiz, iyiliklerle dolu değil. Aksine içinde her türlü adaletsizlik (ucu bize değsin veya değmesin), haksızlık, vahşet, yozlaşma, çürüme, kirlenme mevcut. İşte en büyük ödül; bütün bunları görüp de kendi içinde hayata lanet etmemeyi başaranların; dünyanın hala iyiliklerle de dolu olduğunu söyleyebilenlerin.

Bu ödül; hayatta kalmak için kötülüklere adapte olmak ve bir sonraki jenerasyonlara bunu dağıtan insan olmak yerine, kendi karşılaştığı kötülükler ve adaletsizlikler karşısında, bunlara dayanacak büyüklükte ve erdemde olanların hakkı.

Bu ödül; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin.” demek yerine, deveyi de diyarı da olduğu gibi kabul etmeyenlerin hakkı.

 

*Bu yazı ilk olarak www.sertamahassas.com adresinde Sert: Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı isimli kitabı referans alarak yayınlanmıştır. 

 

Bir öngörü ile başlayalım:

Her yerden, her zaman bağlı (online) olma psikolojisi daha yıpratıcı hale gelecek, dijital veriye bağlılığımız zaman zaman bir özgürlükten çok kelepçe hissi verecek.

2015 yılı itibari ile sadece son beş yılda yaşadığımız teknolojik devrim bile gösteriyor ki, zamanımızı ve dikkatimizi nereye harcadığımız ile ilgili eskisinden çok daha bilinçli bir çaba göstermek zorundayız. Kendimizi gündelik hayatın akışına bırakmak artık yeterli değil…

Belki insanlık tarihinde ilk defa, istisnasız her saniyemizi ilgi çekici, garip, komik, eğlenceli, heyecan uyandıran, düşündüren veya şaşırtan medya ile; yani fotoğraf, video, müzik, haber, kısa mesaj, sosyal medya iletisi ile doldurmak gibi bir seçimimiz var. Yani dikkatimizi ve ilgimizi odakladığmız konu ile, fiziksel bulunduğumuz ortam, tarihte ilk defa birbirlerinden bu kadar bağımsız. Bir anlamda fiziki varlığımızdan ve mekanın sınırlamalarından büyük bir özgürleşme içerisindeyiz.

Fizik dersinde öğrenci olup müzik ile ilgilenmek, müzik dersinde otururken başka arkdaşlar ile konuşuyor/yazışıyor olmak, arkadaşlar ile yüz yüze konuşurken iş ilanlarına göz atmak, iş yerinde iken eski okul arkadaşlarıyla haftasonu planı yapmak, o haftasonu planını icra ederken de iş ile ilgili yazışmalara zaman ayırmak artık mümkün ve belki de bir ölçü de kaçınılmaz. Bu her yerde, her bir kimseyle olma ihtimali’nin nasıl da hiç bir zaman tam olarak o yerde ve o zamanda olamama durumuna dönüşebileceği paradoksunu çok iyi analiz etmek gerekli.

FoMO – Fear of Missing Out yani gündemi kaçırma korkusu olarak da tabir edilen ve yakın zamanda popülerleşen kavram da buna işaret ediyor.

Eldeki (cepteki) bu dijital güç şüphesiz ki eşsiz ve şahane. Ancak bu çok değerli her yerde her an olabilme ve herkese bağlı olma imkanının elimizden aldıklarına ilişkin de farkındalık geliştirmek zorundayız.

Buradaki temel öngörü, belki de en çok dikkat etmemiz gereken risk, bu problemin farkına varmadan yaşayımız üzerindeki kontrolü yitirebilecek olmamız.

Her an bağlı olmanın büyüsüne kapılıp, mevcut an ve deneyimden kopuk olmak ve bunu kronik bir problem olarak yaşamak, gelecekteki hayatlarımızda gündelik bir gerçeklik olabilir.

Önümüzdeki yakın gelecekte bu sorun ile baş etme biçimleri geliştirmenin, dolu ve doygun bir yaşantının önündeki en büyük belirleyici olacağını öngörüyorum. Bu duygu ile baş etmek kişisel gelişimin önemli bir gündemi olacağa benziyor.

Artık ne kadar online ve offline olduğumuz bilinçli olarak yönettiğimiz bir denge olmalı. Son beş yıldaki değişime bakıp buradan önümüzdeki on yıla ilişkin bir tahminde bulunursak, yakın geleceğimizde global bilgi ağına giyilebilir ve/veya biyo-elektronik arayüzler ile kesintisiz olarak bağlı olmaya başlayacığımızı, gelecek yıllarda da bu bağlığı daha derinleştireceğimizi ve daha süreklileştireceğimizi öngörebiliriz.

Bu sürekli bağlı/online olma hali, hem bizi üzmesi, şaşırtması, kızdırması hem de heyecanlandırması, meraklandırması, motive etmesi gereken konularda daha duyarsız hale getirme riskini barındırıyor. Elimizin altında dünyanın tüm güzellikleri ve çirkinlikleri yanyana. Gördüğümüz güzelliklerden veya eğlenceden de, korkutucu ve trajik olanda da daha zor etkileniyoruz. Bu daha zor etkilenir olma durumunun en uç noktasının tam bir uyuşma hali olduğunu canlandırmak zor değil. Henüz bu kadar karamsar bir durumda olduğumuzu düşünmüyorum ancak teknolojiyi kullanma alışkanlıklarımızın gidişatına bakıldığında bunun gerçek bir risk olduğunu görmezden gelmemek gerek.

Offline Kalma Korkusu ve Girişimcilik

 

Yeni teknolojiler ile dünyanın tüm güzellikleri ve çirkinlikleri yanyana…

Gördüğümüz güzelliklerden veya eğlenceden de, korkutucu ve trajik olanda da daha zor etkileniyoruz.

Bu daha zor etkilenir olma durumunun en uç noktasının tam bir uyuşma hali olduğunu canlandırmak zor değil. Henüz bu kadar karamsar bir durumda olduğumuzu düşünmüyorum ancak teknolojiyi kullanma alışkanlıklarımızın gidişatına bakıldığında bunun gerçek bir risk olduğunu görmezden gelmemek gerek.

Bu durum aşırı ve çok sayıda uyaran karşısında duyguları dengede tutma çabasının bir parçası olarak gösterilen psikolojik duyarsızlaşma refleksinin devreye girmesinden başka bir şey değil aslında.

Aynı gün ve hatta belki aynı dakikalara sıkıştırılmış şekilde art arda Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen sayısız ırk – din – mezhep çatışmasının sonuçlarını takip etmek ve kesintisiz bir ölüm haberi akışına tabi kalmak, üçüncü dünya ülkelerindeki fakirliğin ve gelir adaletsizliğinin etkilerini izlemek, Hindistan’da bina inşaatında ölen yüzlerce kişinin haberini almak, Rusya ve Ukrayna arasındaki gerilimin bir iç savaşa tırmanışını izlemek, devletlerin kendi vatandaşlarının iletişim aktivitelerini kitlesel ve global – sistemik bir şekilde takip altında tuttuğunun ortaya çıkması, sansürün en kirli halini izlemek ve tüm bunlara ek olarak sadece içinde yaşadığımız ülkenin sokaklarında değil aynı zamanda dünyanın bir çok köşesinde şiddetin ana dil haline geldiğini görmek ve polis ile vatandaşın düşmanca çatışmasından haberdar olmak…

Tüm bunları okumak bile yorucu.

Kendi ruh sağlığımızı (çok doğal olan) koruma refleksi ile, bir noktada artık bu haberleri sadece duymaya, anlamadan ve sindirmeden tüketip geçmeye başlıyoruz. Günümüzün gerçekliğinde dünyanın her köşesindeki kötü habere üzülmek ve her iyi habere sevinmek ortalama bir insan psikolojisin kaldırabileceği bir yük olmaktan çok uzak. Yani aynı anda tüm dünyanın haberlerine erişebiliyor olmak, aynı oranda her bir habere ayırdığımız dikkatin ve duygusal yatırımın azalmasını anlamına geliyor. Bu bilgi bombardımanı arttıkça ise en dominant duygunun vurdumduymazlık haline gelme tehlikesi ile karşı karşıyayız.

Bir yandan bu karanlık ve zor dünya kendi etrafında dönmeye devam ederken, bir yandan aynı ekranlardan kendimizi karmaşık uyaranlara kapatmanın – kendi değişimizle kafamızı meşgul etmenin başka yollarını arıyoruz. Gece gündüz oynadığımız oyunlarda arkadaşlarımızdan can istiyor, seviye geçtikçe ve kolay takdir aldıkça tatmin hissediyoruz. Sosyal medyadaki varlığımızı, daha çok beğeni ve yorum toplayacağımız paylaşımlara indirgiyoruz. Bir yandan da her zamankinden daha zor beğeniyoruz ve daha zor heyecanlanıyoruz. Belki bir 20 sene önce bizi heycanlandıracak ve haftalar boyunca arkadaşlarımızla muhabbet konusu olacak komedi gösterisi veya müzik albümünü hızlıca tüketip en fazla bir iki kere konuşup diğer gündemlere yer açmaya çalışıyoruz.Gittikçe kısalan odaklanma süremizin sonucu olarak daha kısa mesajlar atıyor, uzun olanları daha az okuyoruz. Zekice düşünülmüş ve üzerinde büyük emek olan bir paylaşımı, ikinci kere bakmamak üzere geçip gidiyoruz.

Yani özetle, bu duyarsızlaşma durumunu, sürekli bağlı-online olmanın sonucu olarak hem bizi düşündürmesi, tepkimizi çekmesi veya harekete geçirmesi gereken durumlara, hem de bizi heyecanlandırması, neşelendirmesi gereken durumlara karşı daha derin bir biçimde yaşayacağımız bir gelecek kapımızda olabilir.

Online Bağlanma Uyku Korku Kişisel Gelişim Eğitim

Bu kadar bağlı, hep online yaşamanın bir pahası olarak, hep başka bir yerde olabilme düşüncesi aklımızın bir yanında,bir şey kaçırıyormuş hissi yaşamadan, sadece o anda ve o yerde olmak daha da zorlayıcı hale gelecek. Kendimizi buna hazırlamalı ve hayatın akışına bırakmak yerine dikkatimizi gündelik olarak nelere yönlendirdiğimiz konusunda kontrolü ele almalıyız.

Ancak her durumda, bu temel zorluklar, yaşayış şekillerimizin yeniden tanımlandığı bu çağda, yeni ve alternatif çözümler bulma kaslarımızı oldukça zorlayacağa benziyor.

Bu zor sorulara karşı doğru ve kalıcı çözümler geliştirmek ve bunu da teknolojiyi ve sağladığı artı değerleri toptan reddetmeden yapmak en büyük mücadelelerimizden olacak.

*Bu yazı ilk olarak www.sertamahassas.com‘da yayınlanmıştır.