Ait Olma İhtiyacı

Ait, son kitabım, konusu da Ait Olma İhtiyacı.

Arka kapağında şöyle bir yazı var.

Dünya’nın sosyal bilimler birikimini, Türkiye’nin iş ve hayat gerçeğini yorumlamak için kullanır.
Çalışan, mesai yapan, emek harcayan fakat bir yandan da iş hayatında anlam arayan şehirli insanın hayatını ve davranışlarını keşfeder.

En önemlisi; Ait Olma İhtiyacı’nın ve ona bağlı endişelerin, hem gündelik hem de yaşamsal kararlarda ne kadar büyük bir şekillendirici olduğu konusunda farkındalık yaratır.

  • Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi Neden Yanlış?
  • Adam gibi Adam, Kadın gibi Kadın Olmayınca Ne Oluyor?
  • Futbol Takımları ve Taraftar Aidiyeti Neden Bu Kadar Önemli?
  • Markalar ve Pazarlama Taktikleri Aitlik Duygusunu Nasıl Kullanıyor?
  • Hemşerilik Olmadan Şehirlilik Neden Olmaz?
  • “Kurumsal Aile” Olur mu; İş Hayatında Aidiyet ve Anlam Arayışı Neden Kesişir?
  • Millet, Din, İdeoloji, Eğitim, Doğa ve Dijitalleşmenin Ortak Paydası Ne?

İpucu veriyorum: Ait Olma İhtiyacı

 

Bunların zor soruları olduğunun bilincindeyim. Zor ama önemli sorular. Bu siteyi açarken yazdığım ilk yazılardan biri Soru Sormanın Cevap Vermekten Önemli Olmasının Tek Nedeni‘ydi. Ait en başta insanın kendisine bazı sorular sormasını ve yaşadığı ait olma ihtiyacını farketmesini hedefliyor. Kitaptan hoşunuza gideceğini düşündüğüm ve çok önemsediğim bir kısmı alıntılıyorum.

Ait olma ihtiyacı neden gündeme geldi?

Geçtiğimiz elli-yüz yıllık dönemi düşünün. Neredeyse binlerce yıldır, toplumun çok küçük elit bir kesimi hariç, geri kalan büyük kitlesi için tek bir yaşam tarzı vardı: Tarımsal üretime dayalı köylülük.

Bu düzen yıkılmaya başladı. Tarımsal hayat dışı bir hayat tarzının ışığının görünmesi ile her şey değişti. Ufukta şehir gözüktü. Tek yaşam şeklinin köylülük olduğu inancının yıkılması ile birlikte insanların ortak psikolojisi de değişti. Bu yıkılma ile birlikte insanlar mevcut düzenlerinin değişmezliğini sorgulamaya başladılar.

Şehirde” ve hatta “şehirli” bir hayat mümkündü. Şehrin taşı toprağı altındı. Kişi şehre göçebilir, burada kendini baştan icat edebilirdi. Kendini istediği gibi tanımlayabilir, istediği işi seçebilir, istediği şekilde giyinebilir, istediği yerde yaşayabilir ve istediği insanlarla ilişki kurabilirdi.

Oysaki köy hayatı böyle miydi? Kişinin yaşayacağı hayatın kaba hatları daha doğumundan belli olurdu. Cinsiyeti, kaç kardeş olduğu, doğduğu ailenin tarımsal üretim ve malvarlığı zincirinde nerede yer aldığı ve nasıl bir evlilik yaptığı onun bir anlamda kaderini çizerdi. İşte bu köylülük ve tarımsal üretim gerçekliğinde ömrünü harcamaya hazırlanmış insanların zihninde “başka bir hayat” görünmesi işleri değiştirdi. Şehirde bir yaşam ihtimalinin doğması, bir kırılma noktası yarattı.

Bu kırılma noktasının ana teması özgürleşmek idi.

Özgürleşmek. Bireyselleşmek. Kendini keşfetmek. Değerli ve biricik bir insan olarak kendi seçimlerini yapmak. Herkesle eşit olmak.

En azından hayal buydu. Bu hayal, son birkaç yüzyılık en kuvvetli fikirlerinden olan liberalizm ideallerinin halka inmesinden başka bir şey değildi. Herkes özgürleşmenin kokusunu almıştı ve kendi sosyal statüsünden bağımsız olarak tadına bakmak istiyordu. Bu şekilde bir kaç nesil sürecek (ekonomik ve tarihsel bütünlük içerisindeki sayısız etkenin de sonucu olarak) köyden şehre kitlesel göç hareketi başlamış oldui. Kitlelerin ortak bilinçleri neden sorusuna, kendi kendilerine ve sessizce, “özgürleşmek” diye bağırıyordu.

Ve başardık. Geldik. Buradayız, artık şehirdeyiz. Hatta şehirliyiz.

Tarihsel olarak bir dönemi kapattık, yenisini açtık. Bu yeni dönemde ise başka bir derdimiz var. Her nasıl geçtiğimiz son yüzyılın ana teması özgürleşme olduysa, gelecek elli belki de yüz yılın ana teması aitlik olacak.

İlginizi çekerse aşağıdaki fotoğrafa tıklayarak kitabı satın alacak İdefix linkine gidebilirsiniz.

ait olma ihtiyacı

(Konuk Yazar: Begüm Yüksel)

Klasikleşmiş Liderlik Tanımının Ötesine Geçin!

… Liderliği yeni özelliklerle tanımlayın.

Liderlik dünyadaki en çok gözlenen ancak en az anlaşılan fenomendir’

James MacGregor Burns (1978)

Liderlik denildiğinde muhtemelen akla gelen ilk soru ‘Bir lideri iyi bir lider yapan özellikler nelerdir?’ Bu soruya cevap olarak sayısız teori bulunurken, en iyi bilinenlerinden biri ise ‘Büyük İnsan Teorisi’ belirli kişilik özelliklerinin bir insanı iyi lider yapabileceğini söyler. Bunlardan bazıları dışadönüklük, sorumluluk duygusuna sahip olma, uyum sağlayabilme ve deneyimlere açık olma olarak sıralayabiliriz.

Peki bu özellikler dışında ne olabilir?

Evet herkesin aklında lider denilince hemen akla gelen özellikler var. Ancak buna yeni bir yorum katacak bir alan ülkemizde gelişiyor: Nörobilim. Nörobilim klasikleşmiş psikoloji konularına yeni bir tat katıyor, işin içine sinir sistemi ve beyini ekliyor. Yani liderliği yalnızca konuşmakla kalmayıp onu görebiliriz!

Nörobilim araştırmacıları liderliğe yeni bir konseptle yaklaştı ve ‘Çevik Lider’i buldu.

sinirbilim liderlik

Nedir bu Çevik Lider?

Çevik lideri bir kişinin benliğindeki zenginlik ve komplekslik olarak tanımlayabiliriz. Benliğin daha kompleks bir yapıda olması (farklılaştırma ve bütünleştirme gibi özelliklere sahip olunması) aynı zamanda kişinin uyum yeteneğinin artmasını sağlıyor. Uyum sağlamak liderler için önemli bir yetenek çünkü çoğu karar verme durumu katı bir şekilde doğru olana bağlı kalmaktansa adaptif bir cevap vermeyi gerektiriyor.

Gelelim beyin kısmına. Kişinin benliğiyle ilgili çoğu parçanın beynin frontal korteks denilen kısmında olduğu söylenir. Frontal korteks beynin ön kısmında yer almakta olup birçok kompleks beyin işlevini barındıran bir bölümdür. Örneklemek gerekirse beynin yürütücü işlevleri olarak adlandırdığımız planlama, dikkati odaklama gibi aktiviteler ve bellek ile ilgili aktiviteler burada bulunur. Bunlar ve daha nice frontal korteksle ilişkili işlev kişinin benliğinin oluşumunda büyük bir rol oynuyor. Kısacası, çevik lideri kişinin benliğindeki zenginlik ve komplekslik olarak tanımladığımıza göre o zaman şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz:

Çevik Lider = Kompleks Frontal Korteks Organizasyonu

Konuyla ilgili çalışmalar da bu varsayımı desteklemekte. Yapılan bir araştırmada çevik liderlerin adaptif düşünme, kararlılık ve pozitif eylem yönetimi gibi yeteneklere daha yüksek oranda sahip oldukları bulunmuş ve buna paralel olarak frontal loblarda da daha fazla aktivasyon açığa çıkmış.

Görüldüğü gibi nörobilim dünyamızda yeni bir alan olarak hızla gelişiyor ve yaptıkları çalışmalar ise psikolojinin birçok alanına dahil oluyor. Sosyal psikoloji alanı ise bunlardan sadece biri. Bu çalışmalar klasik algıları yıkıp, insan beyni ile ilgili ana soruyu meydana getiriyor. Beyni değiştirebilir miyiz?

(Konuk Yazar: Begüm Yüksel‘e katkıları için teşekkürler)

Hyperloop’un Kurucusu Bibop Gresta’dan Öğrendiklerim

Hikaye şöyle başlıyor. Elon Musk dünyayı değiştirmek ister ama yeterince zamanı yoktur. SpaceX, Tesla, SolarCity derken takvimi dolmuştur. Demiryolu ulaşımını Hyperloop ile değiştirmek ister. Bunun nasıl yapılabileceğine ilişkin bir whitepaper yazar ve girişimcileri işe girişmeye davet eder. Destekleyeceğini de baştan açıkça ortaya koyar.

Hyperloop

Hyperloop, yerin derinlerine açılmış tünellerle kapalı sistem içerisinde uzun mesafeler katedecek araçlar oluşturmak ister. E bu bildiğin metro? Değil, çünkü bildiğimiz tren ve metro hattındakinden farklı olarak Hyperloop’da tren raylara temas etmez. Temas yok, sürtünme yok, enerji kaybı yok.
Ha bir de daha hızlı. Saatte 1200 KM hıza ulaşacak kadar hızlı! Karşılaştırma yapmak gerekirse yolcu uçakları ortalama saatte 700 KM hızla gider. Hyperloop ile İstanbul – Ankara arası ne kadar sürüyor derseniz… Cevap, 22 dakika!

Bibop Gresta ise Hyperloop Transport Technologies şirketinin kurucusu. Bu hayale inanıyor. Musk’ın desteğini de arkasına almış. Kendisini bugün smartcon2017’de tanıdım. Önemli birkaç mesajı var. Ve bu mesajlar Hyperloop’un teknolojik detayları ile ilgili değil “girişimcilik” ile ilgili.

  1. “Don’t Raise Capital, Raise People!” Yani finansal yatırım peşinden koşma, işe inanan ve o işi büyütecek insanların peşinden koş.
  2. Dünya tarihindeki en büyük yenilik, startup’ların hiç sermayesi olmasa bile ortak bir hayal etrafında insanları toplama gücüne sahip olması.
  3. Artık insanlar şirketleri birlikte inşa ediyorlar. Ortada bir kuruş başlangıç sermayesi olmasa bile, insanlara doğru hisse dağılımı yaparak, gelecekte işin büyüyeyeceğine olan inancı (ve bazen de Dünya’ya faydasını) canlı tutarak, vizyon yaratarak birlikte üretmek, değer yaratmak ve birlikte büyümek mümkün. Artık insanlar işe inandıklarında bu riski alıyorlar. Hyperloop bunun somut örneği olmuş.
  4. Startup’lar geleceği inşa etme makinaları, ve gittikçe karmaşıklaşıyorlar. Daha karmaşık, nüanslı, yaratıcı ve inovatif şirketler aynı şekilde inovatif üretme ve işbirliği modelleri gerektiriyorlar. (e-ticaret benzeri bir iş hiyerarşik bir yapıyla çalışırken, yeni fikirler yeni işbirliği modelleri gerektiriyor.)

Özetle, geleceği inşa etmek için startuplara, startupları yaşar ve büyür hale getirmek için insanlara, insanların verimli ve tutkulu çalışmasını sağlamak için de paylaşacağımız gelecek hayallerine ihtiyacımız var.

İşin güzel tarafı, ürettiğiniz hayali o ürün veya hizmetin kullanıcıları da paylaşıyorsa, yani onlara değer yaratbiliyorsanız, çok da iyi maddi gelir elde edebiliyorsunuz. Daha da güzeli, yüksek gelir elde etmeseniz bile kesin olan bir şey var ki; yenilikçi şeyler üretmiş olmak, mutluluk ve anlam arayışı için en güzel çözüm.

Öğrenmeyi seven iki kişi olarak yola çıktık.

Şuna yürekten inanıyoruz: Güçlü fikirler davranış değiştirir.

Farklı hikayelerden geliyor olmamıza rağmen ortak değerlerle HerGünÖğren projesine olan inancımızda birleşiyoruz. E-öğrenme dediğimiz bu yeni alanın, herkesin öğrenme deneyimini değiştireceği düşünülüyordu. E-öğrenme tüm problemlerin çözümü, herkesin kurtarıcısı olacaktı. Az kişiyle ve sınıf içinde “hoca”nın ağzından çıkanlarla olan bilgi transferini kitlelere yayacaktı. Her yerden, her zaman diliminde, kişinin ihtiyaçlarına ve ilgi alanlarına özel, “terzi dikişi” bir öğrenme deneyimi sağlayacaktı. Ne yazık ki, bu vaatler boşa çıktı.

HerGünÖğren şu aşamada okul çağında olanlara değil, şirketlerde çalışanların gelişimine yani “yetişkin eğitimine” odaklanan bir çalışma. (Bakarsınız gelecekte okul çağındakilere de faydalı içerikler üretiriz, ancak hepsi adım adım!)

Şirket çalışanlarının öğrenme deneyimini nasıl yaşadığına baktığımızda iki büyük problem görüyoruz.

Problem 1

Yüzyüze sınıf için eğitim çok değerli, ancak zamanı iyi kullanamıyor, yeterince kişiye erişemiyor ve günlük hayatın içine girerek davranış değiştiren tam bir öğrenme yaratamıyor.

Problem 2

Mevcut e-öğrenme deneyimleri sıkıcı, kendini tekrar eden, kalitesi düşük ve izleyicinin zamanını iyi kullanmayan ürünler. Şu anda hemen hemen tüm kurumlarda şunu görüyoruz: Eğitim içerikleri bir tür eğitim ambarına yığılı halde durur ve şirket çalışanlarının aklına gelip de kendisini geliştirmek için girmesi beklenir. Gerçek hayatta ise bu davranışı görmüyoruz. Bu biraz içerik, biraz sunum, biraz da genel öğrenim zamanlaması tasarımı ile ilgili bir durum.

Özetle bu konu bir tasarım problemi!

HerGünÖğren Video e-öğrenme

Biz de yepyeni bir öğrenme tasarımı ile, her şeyi sıfırdan tasarlayarak yoğun, yalın, faydalı ve güçlü fikirleri zihinlere kazıyacak bir dünya kurduk. En önemlisi bunu “insan nasıl öğrenir?” sorusunun bilimsel cevaplarından yola çıkarak yaptık. Alışkanlık kazanmak en az 21 gün gerektirir, bu yüzden bir konuya 21 ayrı video ile yaklaşıyoruz. Bir insanın gün içinde öğrenebileceği bilgi sınırlıdır, akılda kalan da sınırlıdır. Bu yüzden kabı dolduracak ama taşırmayacak kadar bilgiyi “her gün” veriyoruz. Modern çalışanın okumaya zamanı yok, bu yüzden konumuz ne ise, o konudaki Dünya’dan en kuvvetli kitapları, makaleleri düşünceleri alıyoruz ve videoların içeriğinde bu “özü” kullanıyoruz. Bir nokta daha! Bu kadar bilgi karmaşasının olduğu bir Dünya’da belki de yaptığımız en önemli şey, hangi kitapların ve hangi düşüncelerin “yeterince iyi” olmadığını filtrelemek ve böylece bir tür en iyiler kürasyonu yapmak.

Vücudun en hayati organlardan biri olan kalp kasının değeri nereden gelir? En güçlü kas değildir, ama ritmik çalışır. Dum dum, dum dum, dum dum… diye bir ömür boyunca belirli bir ritm aralığında işini yapar. Ritm alçalır ve azalır, ama durursa, ya da bir ritmin üstüne çıkarsa kalp iflas eder.

Hayattaki en büyük başarılar, bir konuda ritm duygusu kazanmanın, onu gündelik hayatın parçası haline getirmenin, tekrar etmenin ürünüdür. 4 gece sabahlamaktansa, bir ay boyunca her gün bir şey öğrenmek daha büyük etkisi olan bir deneyimdir.

 

Davranış Değiştiren

Güçlü fikirlerle dolu 21 günlük öğrenme deneyimi bir aya yayılır ve gündelik hayatın içine girer.

Lezzetli

İzlemeye doyum olmayan, kendini tekrar tekrar izleten videolar. Akılda yer eden bir deneyim.

Besleyici

Dünya’dan en güncel ve en güçlü fikirler, en yalın ve damıtılmış haliyle.

Yep-yenilikçi

Bir ay boyunca, seçilen konuyu küçük parçalar halinde işleyen, her gün yeni bir video.

 

Her gün öğrenmenin faydası ve bizim yapmaya çalıştığımız işin özü işte burada. Daha fazla bilgi için www.hergunogren.com adresine bakabilirsiniz.

Yeni Yazıları Kaçırma!

Kariyer ve geleceğine bakış açını değiştir.

Spam yok.
İstediğinde terk et.
Posta Adresi