Heyecanlı bir haberle karşınızdayım. Yeni kitabım “Ait” çıktı!

Kitabın konusu: Çalışan, mesai yapan, emek harcayan fakat bir yandan da iş hayatında anlam arayan şehirli insanın hayatı.

En büyük konu,  belki tek konu “Ait Olma İhtiyacı”nı anlatıyor.
Belki de son iki yılımın en çok beyin enerjisi alan işi oldu.

Ait olma ihtiyacı

Buradan da ulaşabilirsiniz.
Faydalanacağını düşündüğünüz kişilerle paylaşın 🙂

(Tanıtım Bülteninden)

Dünya’nın sosyal bilimler birikimini, Türkiye’nin iş ve hayat gerçeğini yorumlamak için kullanır.
Çalışan, mesai yapan, emek harcayan fakat bir yandan da iş hayatında anlam arayan şehirli insanın hayatını ve davranışlarını keşfeder.

En önemlisi; Ait Olma İhtiyacı’nın ve ona bağlı endişelerin, hem gündelik hem de yaşamsal kararlarda ne kadar büyük bir şekillendirici olduğu konusunda farkındalık yaratır.

  • Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi Neden Yanlış?
  • Adam gibi Adam, Kadın gibi Kadın Olmayınca Ne Oluyor?
  • Futbol Takımları ve Taraftar Aidiyeti Neden Bu Kadar Önemli?
  • Markalar ve Pazarlama Taktikleri Aitlik Duygusunu Nasıl Kullanıyor?
  • Hemşerilik Olmadan Şehirlilik Neden Olmaz?
  • “Kurumsal Aile” Olur mu; İş Hayatında Aidiyet ve Anlam Arayışı Neden Kesişir?
  • Millet, Din, İdeoloji, Eğitim, Doğa ve Dijitalleşmenin Ortak Paydası Ne?

Geçtiğimiz iki haftadır beni en çok heyecanlandıran projem üzerinde çalışıyorum, hayalim Türkiye’de etki yaratan bir kitap ile insanlara katkıda bulunmak. Çok yakında üçüncü kitabım olacak bu çalışma editor okumasına geçmeye hazır olacak.

İlk kitapta bana önemli olduğunu düşündüğüm konularda yazdım. Niyetim hiç o olmamasına rağmen konular insan psikolojisi, toplum bilimi ve yaşamın kendisi olduğu için kitap kendisini “Kişisel Gelişim” kategorisinde buldu.

Çevremdeki çoğu insan gibi ben de “Kişisel Gelişim” kategorisine çok temkinli, hatta eleştirel yaklaşıyorum. Buradaki kitapların ve yazıların (ya da konuşmaların) büyük çoğunluğu içimizdeki iyiliği bulalım, daha çok sevelim sevilelim, yeter ki isteyelim gibi tavsiyelere dayanıyor. Diğer bir grup ise çoğunlukla yazarın bir şekilde hayatta kendi engelleri aşmasını örnek göstererek herkesin hayatındaki engelleri aşabileceği ve daha iyi bir hayat inşa edebileceği mesajını veriyor.

Doğrudur, kişiler kendilerine daha iyi bir hayat inşa edebilirler, belki kitapların da bunda faydası olabilir. O yüzden bu tarz eserlerin hedef kitlesinde kendimi görmesem de saygı duyuyorum.

AİTLİK PROBLEMİ VE ELEŞTİREL BAKIŞ

Biraz da eleştirel perspektife ihtiyacımız var.

Ancak çok daha önemli bir noktayı atlıyoruz. Sadece motive eden ve iyi hissettiren kitaplara değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz toplumsal dokuyu, şehir hayatındaki insanın psikolojisini, dertlerini, ihtiyaçlarını ve endişelerini bilimsel, tarihsel ve gerçekçi bir gözle, aynen bir mühendis gibi analiz eden çalışmalara ihtyacımız var. Ve bu ihtiyaç oldukça yüksek. İlk kitabımın adı “Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı” idi. Burada aslında “DİĞER YOL” yani, pozitif düşünceden geçen değil, toplumsal ve psikolojik analizden, rasyonel düşünceden geçen bir gelişim rotasını göstermeye çalışmıştım.

Son çıkacak kitapta ise AİTLİK konusunda ve bunun şehir hayatında nasıl korkularımızı, endişelerimizi ve dertlerimizi şekillendirdiğine odaklanıyorum.

Kitaptan küçük bir alıntı –

Gözlerimiz görmese, kulaklarımız duymasa, derimiz hissetmese, burnumuz koku almasa, ağzımız tat almasa kendi içimize kilitlenirdik. Dış dünya ile etkileşimde bulunmadan da yaşadığımız şeye tam bir hayat denemezdi. Bu sebepten dolayı da bedensel varlığımız kim olduğumuzu tanımlamakta merkezi bir rol oynuyor.
Ancak bir mantık hatası yapıyoruz. Bedensel varlığımız üzerinden dış dünya ile iletişim kuruyor olmamız ve onun bizi toplumsal alanda dış görünüşümüzden tanıtıyor olması, bizim gerçekten kim olduğumuzu anlattığı anlamına gelmiyor.
Kimiz gerçekten? Düşüncelerimiz mi bizi oluşturur? Bu da doğru değil. Kendi kimliğimizi sahip olduğumuz düşüncelere bağlarsak eğer, bu karakterimizden taviz vermeden bir konuda fikir değiştiremeyeceğimiz anlamına gelir.  Ya da önemli meselelerde fikir değiştirdiğimiz zaman karakterimizi de değiştirmiş oluruz.
Kimlik sorusu zor ve bir çok ayrık felsefi boyutu olan bir konu. Ancak şunu net ifade etmek mümkün; kimlik ne sadece duygularımız ve inançlarımız, ne sadece içinde bulunduğumuz ilişkiler ve tanışıklıklar ağı, ne sadece korkularımız ve ümitlerimiz ne de sadece düşüncelerimiz veya bedensel şeklimizdir.
Kimlik bunların hepsinin birbiri ile girmiş olduğu etkileşimdir. Statik ve stabil olmayan, değişken, tanımlaması da tarif etmesi de doğası itibari ile basit olamayan bir kavramdır.
Evrendeki ve doğadaki (hem insan doğası hem de yaşam alanımızdaki) olayları anlamak ve neden sonuç ilişkilerini çözümlemek için her zaman geçerli ve gerçek olduğunu bildiğimiz tek yöntem var: Bilimsel gözlem ve karşılaştırma.
İnsanın kimliğinde bedenin ve beden algısının ne kadar önemli bir yer tuttuğunu, spekülasyonun ötesine geçerek gerçekten anlamaya çalışmak için karşımıza çıkacak en iyi fırsat insanın kendisini bedensel duyuların limitasyonları ve kuralları olmadan ifade edebildiği bir ortam olurdu.
Eğer insanların fiziksel görünüşlerinden, güzelliklerinden, çirkinliklerinden, ses tonlarından, kas güçlerinden, vücut şekillerinden ve kokularından bağımsız olan bir ortamda nasıl davrandığını bilseydik bu önemli bir avantaj olurdu. Böyle bir ortamda nasıl etkileşimler kurduğunu, bu ortamdaki diğer bireylerle nasıl ilişkiler geliştirdiğini gözlemleyebilseydik bu harika bir fırsat olurdu.

 

 

Gelişmelerle haberleşmek üzere, etki yaratan bir kitap olması dileğiyle,

Ozan.

 

Mutluluk hedef olarak koyulup, bir kaç basit davranış değişikliği ve yeni alışkanlıklarla veya sadece daha çok isteyerek agresifçe ulaşılabilecek bir nirvana değildir. Kişi ancak doğru yaşam felsefesini benimsemek ve mutluluğu yaratacak koşulları ve bakış açısını kazanabilmekte etki sahibidir. Aranan şey, dünyanın gaddarlığını ve mükemmeliğini birlikte görebilen, gerçekçi ve pragmatist olduğu kadar da duygusal ve naif olabilen için, kendiliğinden gelen bir ödüldür.

İnsanın gelişimini konu alan ve önerilen veren tüm eser ve düşünceler, değişimin doğasına saygı duymayı atlamamalı. Kastım şu: Değişim yavaştır, değişim zordur. Üzerine gidilerek veya çok istenerek değişim yaratılmaz.

İnsan psikolojisinin temeline giderek değişimin ne olduğunu biraz daha anlamaya çalışalım. Her şeyden önce şunu iyi biliyoruz, değişim dediğimiz olgu, yani kişinin hayata karşı değer yargılarını hareket ettirmesi, buna bağlı olarak geçmiştekinden farklı ilişkiler içerisinde düşünmesi – düşünce çıkarımları yapması,benzer durumlar karşısından farklı tepkiler verir hale gelmesi ve en nihayetinde farklı hissetmesi, önemli bir zaman ve efor maliyeti barındırır.

Her nasıl kurumların ve tüzel kişilerin değişmesi çoğu zaman hem çok iyi planlama gerektiren hem de buna rağmen zaman ve operasyonel verimlilik anlamında zarar yaşanan durumlarsa, bu, insanın iç dünyası için de aynıdır.

IMG_0450Bizim zihnimiz ve buna bağlı algılarımız, günlük hayatta karşılaştığımız olası her durum için doğru olduğuna inandığı tepkiler geliştirmiştir ve bu tepkiler bizce uygun olduğu düşünülen bir portföyden çoğunlukla otomatik olarak seçilir ve karşımıza gelir. Sokakta bir dilenci gördüğümüzde vereceğimiz tepkiler az çok bellidir ve karakteristiktir. Her seferinde nasıl tepki vermemiz gerektiğini baştan düşünecek enerjiyi harcamayız – refleksleşmiştir. Bir restoranda hesabı öderken verdiğimiz tepkiler, vücut dili kullanımı ve sözler, az çok bellidir ve yine karakteristiktir. Aynı şekilde refleksleşmiştir.

İşte insanı kastederek sözünü ettiğimiz değişim, yani karakter değişimi, tavır değişimi, his ve düşünce değişimi konuları, yaşayışımıza ilişkin bütün refklekslerin yıkılması ve yeniden inşası anlamına gelir. Bu sebeple de değişim döneminin kendisi zordur, sancılıdır, çok ruhsal enerji ve kaynak tüketir.

Mühendislerin seveceği bir başka benzetmeyle, karakter değişimi, tüm sistemlerin üzerine kurulu olduğu veritabanı işleyişinin yeniden tasarlanması ve yeniden organize edilmesidir.

Ucuz değişim vaat edenlere inanmayın. Konu kişisel gelişim olunca değerli her kazanç aynı büyüklükte bir çaba gerektirir.

***

Değişimin ne kadar zor olabildiğini, kişisel zihinsel kaynaklar üzerinde ne kadar tüketici olabildiğini anlamak en temel hazırlık. Şimdi neyin bizim kontrolümüzde neyin ise kontrolümüz dışında olduğuna bakalım.

Açıkçası kişisel gelişimin bir edebi tür olarak çoğu kritik düşünce alışkanlığına sahip kişide negatif bir tat bırakması şaşırtıcı değil. Tabi ki hepimiz hayattan bazı şeyler bekliyoruz, mutluluk, güç, ihtişam, şan, şöhret, saygı vb… Ancak bunların ne pahaya olduğunu görmek veya bedellerini ödemek konusunda hazırlıklı değiliz. İşte işin bu “zor” boyutlarına değinmeden bahsedilen ödüllerin pozitif düşünce ile veya mistik eylemlerle ulaşılabileceğini anlatan kişi ve eserler, tatlı bir hayalin devam ettirilmesinde üstlerine düşen rolleri oynuyorlar. Ben bu tarz yaklaşımları yani zor soruları sormayan ve okuyucuya kendiyle yüzleşme şansı vermeyen klasik kişisel gelişim düşüncelerini veya eserlerini; tedavi edici olmayan ama sürdüğü bir kaç saat içinde iyi hissettiren ağrı kesici veya antidepresanlara benzetiyorum. Herhangi bir tedavi veya iyileşme sağlamıyor, başından sonuna bir iyi hissetme hali sunuyorlar.

Hatta etkileri sadece nötr değil, bir ölçüde olumsuz. Çünkü neyin üzerinde etkimizin olup olmadığı konusunda algılarımızı çarpıtıyorlar.

Biz kendi geleceğimiz üzerinde etki sahibi olabiliriz ama onu tek kontrol eden değiliz. Büyük hayaller kurmak kötü değil, ancak büyük hayallere ulaşmanın tek yolu bu hayalleri kurmak değil. Biz iyilik yapıyor ve bunun karşılığını alıyorsak da bunun sebebi, kader, karma veya ilahi adalet değil, bizim gibi iyilik yapma niyetinde başka bir insanla karşılaşmış olmamız. Yani özetle, bizim etrafımızdaki dünyayı, kendi mutluluğumuzun değişkenlerine göre değiştirme şansımız veya lüksümüz yok.

Peki elimizde olan ne? Elimizde olan sadece şu, doğru yaşam felsefesini – yani hayata bakış yöntemini benimsemek, bunda olabildiğince gerçekçi olmak ve hayalperestlikten kaçınmak. Ek olarak, mutluluğu çevremizde ve kendimizde yaratma ihtimali olan koşulların gerçekleşmesi için doğru düşünce ve değer sistemlerini kurmak.

Dünya steril, temiz, iyiliklerle dolu değil. Aksine içinde her türlü adaletsizlik (ucu bize değsin veya değmesin), haksızlık, vahşet, yozlaşma, çürüme, kirlenme mevcut. İşte en büyük ödül; bütün bunları görüp de kendi içinde hayata lanet etmemeyi başaranların; dünyanın hala iyiliklerle de dolu olduğunu söyleyebilenlerin.

Bu ödül; hayatta kalmak için kötülüklere adapte olmak ve bir sonraki jenerasyonlara bunu dağıtan insan olmak yerine, kendi karşılaştığı kötülükler ve adaletsizlikler karşısında, bunlara dayanacak büyüklükte ve erdemde olanların hakkı.

Bu ödül; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin.” demek yerine, deveyi de diyarı da olduğu gibi kabul etmeyenlerin hakkı.

 

*Bu yazı ilk olarak www.sertamahassas.com adresinde Sert: Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı isimli kitabı referans alarak yayınlanmıştır.