Kaliteli Video İçerik Üretme Yolculuğu

Şaka maka “Youtube’çu” da olduk. Uzun süredir bundan kaçınıyordum. Artık internet ortamında tükettiğimiz içeriğin gittikçe video’ya ve görsel araçlara kaymasıyla, ben de direnemedim.⠀ Son 1.5 senedir çok aktif olarak yazıyorum. Yazıların bazıları beni şaşırtacak derecede çok okunuyor, bazıları daha az. Ancak net olarak gözlemlediğim, her geçen 6 ayda, online içerik tüketme alışkanlıklarının daha da fazla video formatına kayması.⠀ ⠀

O yüzden, aslında aynı şeyi, “farklı formatta” yapmayı deneyeceğim bir süre. Yine düşünce geliştirip, faydalı olacak ve değer yaratacak konular üzerine çalışacağım. Yine yazı yazar gibi teknoloji, sosyoloji ve psikoloji dünyalarından sentez yapmayı hedefleyeceğim. Fark; üretim çıktıları yazıdan daha çok video olacak. ⠀ ⠀

Kariyer Okulu Serisini Başlatıyorum

İlk olarak “Kariyer Okulu” başlıklı bir seri başlatmaya karar verdim. Birinci bölümü yayınladım. Hedef, her hafta en az bir video ekleyerek düzenli ve güncel içerik üretmek. Şu ana kadar yazdığım yazılardaki mevcut düşüncelerin bir kısmını da orta vadede videolaştırmayı planlıyorum. ⠀ ⠀

Kariyer Okulu Ders 1: İten ve Çeken Faktörler

Kariyer kararı alırken en önemli konulardan olan İten ve Çeken Faktörleri ve bu konuda nasıl düşünülmesi gerektiğini anlattım.

Desteklemek için gitmişken, kanala da üye olun derim. ⠀ ⠀

Geliştirme yorumlarına da her zaman açığım. 🙂 ⠀ ⠀

Ozan.

Önce jenerasyon ayrımlarını iyi öğrenin, sonra bildiklerinizin tümünü unutun.

Asıl sorumuz şu: İşyerinde farklı jenerasyonlar arası her iki tarafı geliştiren İletişim nasıl kurulur?

Ama öncesinde, bir kaç konuyu netleştirelim…

Kendi kimliğimizin mimarı olduğumuzu düşünürüz. Düşüncelerimizi, inançlarımızı, değerlerimizi kendi kendimize belirlediğimizi sanırız.

Aşağıda görmüş olduğunuz heykel, bir elinde çekici bir elinde çivisiyle kendi kendisini yaratan insanı anlatır.

Kendini inşa eden insan

Jenerasyon kendini inşa eder.

Bu kuvvetli görsel mesajın arkasında yalın ama önemli bir düşünce var.

İnsan kendi kendinin mimarıdır.

Doğru.

Ancak Yarı-Doğru.

Bu işini diğer tarafının ise kişinin iç dünyası ile hiç de ilgisi yok. Tamamen toplumla yani kişinin “dış dünyasıyla” ilgili.

Bu doğrunun ikinci tarafına, yani “dış dünyaya” bakmadan farklı coğrafyalar, farklı kültürler ve farklı dönemler nasıl olur da farklı karakterde insanlar yaratırlar sorusuna cevap vermemiz mümkün değil.

İnsan kendi içsel düşüncelerinin, genetiğinin, ilk atılan kimlik tohumlarının ve psikolojisinin ürünü olduğu kadar, aynı zamanda çevresinin ürünüdür.

Bu yüzden (kimi zaman yanlış da olsa) şuralılar şu şekilde, buralılar bu şekilde gibi yargılarda bulunuruz.

Kendi Zamanının İnsanı

İnsanı etkileyen koşullara baktığımızda, mekandan daha çok zamana bakmak zorundayız. Bu belki 200 yıl öncesi için doğru değildi. Aynı topraklardaki insanlar 1200 ve 1400’lü yıllar arasında ya da 1600 ve 1800’lü yıllar arasında nispeten benzer hayatlar yaşıyorlardı. Bambaşka diyebilecekleri kültürlere sahip değillerdi.
Ancak bizim içinde bulunduğumuz 200 yıllık dilimde neredeyse her 50 yılda kökten kültür değişimlerine sahne oldu. 1900’lü yıllarda ergenliğe giren ve karakteri oturan bir genç ile; 1950 yılında ergenliğe giren bir kişinin gördükleri kültürler, bambaşka. Hele ki bunu 2000’li yıllar için karşılaştırırsanız, farklılık değil, benzerlik bulmakta zorlanabilirsiniz. Acıktığında telefonundaki uygulamadan bir tuşa basan, deniz kıyısında çalışan, ofisteyken çalışmak yerine tatildeki insanların fotoğraflarına bakan bir kültürden bahsediyoruz.

Jenerasyon Belirteçleri: BB – X – Y – Z – Ve Diğerleri

Her zamanın koşulları ve kültür öğeleri farklılaştıkça, ürettiği jenerasyonlar da farklılaşır.
Evet insanların bireysel iradesi önemlidir ve kendi yollarını önemli ölçüde kendileri çizerler. Ancak dediğimiz gibi, bu doğrunun sadece bir yarısı. Diğer yarısı ise şudur: Reddedilemez biçimde içinde bulunduğumuz dönemin kültürü bizim karakterimizi şekillendirir.

Bugün X jenerasyonuna (1960-80 arası doğanlar) atfedilen sıfatların tamamı aslında o dönemin gerçeklikleri içerisinde bulunabilir. İsyankarlıklarından tutun da aile değerlerine verdikleri öneme bunların tamamı büyüdükleri dönemin gerçeklerinde gizlidir.

Hikayenin karakterleri değişse de özü aynı. Örneğin; Y jenerasyonundaki kişiler (1980-1990/95 arası doğanlar) teknolojiyi daha iyi anlamakla, daha gelişmiş dijital okur-yazarlıkla sıfatlandırılıyorlar.

Buradaki mantık çok basit olmakla birlikte unuttuğumuz ve hatırlama ihtiyacı duyduğumuz bir konu.
Özünde jenerasyonlar, her zamanın(tarihsel dönemin) kendi kültürünü yarattığının ve insanların da kendi kişisel eğilimleri kadar içine doğdukları bu kültürün ürünü olduklarının göstergesidir.

Bu şekilde bakınca jenerasyon çatışmaları ne kadar da kolay çözülebilir olmalı değil mi?
Durmaksızın yaşanan çatışmalar, ebeveynler ve çocuklar arasında çıkan gerilimler, hem özel hem kamu kurum ve kuruluşlarında farklı jenerasyonlardan olan kişilerin arasında çıkan anlaşmazlıkların aslında hepsi bu basit gerçeği farkederek çözülebilir.

Farklı jenerasyonlardan insanlar olarak farklı doğrularımız var. Bu bir jenerasyonun doğrularının diğerinden üstün olduğunu, daha iyi veya daha kötü olduğunu göstermiyor.

Daha eski jenerasyonların tek doğru bizim doğrumuz diye görmesine, yeni jenerasyonların da ukalalık yapmasına gerek yok.

Ancak şunu da söylemek gerekli. Örneğin X jenerasyonuna ait birisi bir kaç yıllık bütçe planlaması yapmak ve tasarruflu geçinmek gibi bir konuda doğru kararları vermek için daha iyi adapte olmuş olabilir. Y jenerasyonuna ait birisi ise en doğru dijital iletişim stratejisi ne bunu belirlemek konusunda çok daha iyi olabilir, bir X-jen’in gördüğünden çok daha doğru ve detaylı bir resim görebilir.

Geleneksel olarak jenerasyonları doğdukları yıllara göre ayrıştırırsak durum şu şekilde.
1996 ve sonrası doğanlar: Z Jenerasyonu
1980 ile 1995 arası doğanlar: Y Jenerasyonu
1960 ile 1980 arası doğanları: X Jenerasyonu
1945 ile 1960 arası doğanlar: Baby Boomer Jenerasyonu

Her jenerasyon bazı karakteristik özellikler ile tanımlanıyor. Örneğin Y jenerasyonu için en çok söylenenlerin arasında bağımsızlık aradıkları, otoriteyi sevmedikleri, kuralları sevmedikleri, sosyal ağları etkin kullandıkları ve adalet duygusunun onlarda çok yüksek olduğu var.

Bunların içerisinde doğruluk payı tabi ki var. Ancak bu şekilde genellemeler yaparak fayda sağlamaktan çok zarar ediyor olabilir miyiz?

Sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin ışığında bu konuya baktığımızda, söyleyebileceğimiz en doğru şey her dönemin insanının farklı olduğu ve bu farklılığın kısmen bireysel kimlikten, kısmen de toplumsal etkenlerden kaynaklandığıdır.  Farklı jenerasyonları birbirleriyle daha iyi anlaşmasının yolu, kağıt üzerinde bu nesillere ait sıfatları okumak ve ezberlemekten geçmiyor.

Çözüm, açık görüşlü ve önyargısız olmakta ve insanlara saygı duyarak iletişim başlatmakta.

Kişileri daha iyi tanımak ve özellikle profesyonel ortamda nesillerini hangi yönlerden farklılaştığını hissedebilmek için bu genel jenerasyon tanımlarından haberdar olmakta yarar var. Ancak sonrasında da bunları olduğu gibi unutmanızı öneririm.

Bu kaba kategoriler üzerinden insanları gruplamaya başladığımızda en fazla %50 oranda doğru tanımlama yapmış oluyoruz. İnsanları yanlış kategorilere koymak ve önyargı ile örülü bir iletişim başlatmak ise faydadan çok zarar veriyor.

İşyerinde En Verimli İletişim

Evet her neslin farklı özellikleri var. İş ortamında ise farklı özellikleri olan, hele ki farklı değerleri olan, kişileri bir araya getirdiğinizde bazı çatışmalar çıkması kaçınılmaz. X ve Y jenerasyonları nasıl olur da daha iyi anlaşır? sorusunu çok duyuyorum.  Bunun yöntemi, kesin olarak söyleyebiliriz ki, bu nesil özelliklerini kağıt üzerinde okumak ve öğrenmek değil.
Y veya X jenerasyonunu belirten sıfatları tam olarak ve eksiksiz bir şekilde öğrendiğimiz zaman dahi resmin büyük bir kısmı karanlıkta kalıyor.
Çünkü kişileri nasıl sadece kendi kimlikleri ve bireysel tercihleri yaratmıyorsa, çevre veya zaman koşulları da yaratmıyor.
Z jenerasyonuna doğmuş bir kişi, pekala da bazı durumlarda kendi bilinçli tercihi ile X jenerasyonuna uyan bir davranış, tutum veya inanç sergileyebilir. Bir Y jenerasyonu içinde bulunduğu ortama göre davranış değişikliği gösterebilir. İş yerinde daha “X gibi”, arkadaşlarıyla iken daha “Z gibi”, davranıyor olabilir.

Bu yüzden işin çözümü, önyargısız, açık-fikirli, anlayışlı ve en önemlisi, her jenerasyonun daha iyi bildiği bir şeyler olduğu konusunda tevazu sahibi olarak insanlara yaklaşmakta.
Gerçekten insanlara değer verdiğinizi hissettirebilir, onlardan öğreneceğiniz şeyler olduğu düşüncesini ve tevazusunu gösterebilir, kendi bildiklerinizi paylaşırken de bunu aşağılayarak değil de alçak gönüllülükle yapabilirseniz her jenerasyonla çok daha rahat iletişim kurabilirsiniz. Aynı zamanda bu şekilde kuracağınız ilişkiler de çok daha uzun vadeli ve güvene dayalı olacaktır.

Bir nesil bildikleri veya yaptıkları sebebiyle ötekine üstün değildir. Bu yüzden nesiller arası “çatışma”yı bırakıp, uzlaşmanın zamanı geldi. Ne kadar uzlaşırsak, o kadar birbirimizden öğreneceğiz.

Not: Bu yazı hem X, hem Z jenerasyonu gibi hisseden bir Y jenerasyonu tarafından yazılmıştır.

Ayrıca Bkz: Realistik Optimizm

Şu yazı da ilginizi çekebilir:

Dengeyi Kısa Vade’de Değil Uzun Vade’de Arayın

 

Geçtiğimiz yıllarda sosyal bilimciler bir konuda fikir birliğine ulaştı. Yılda 75 bin Dolar’ın üzerine çıkan gelir seviyesinin kişilerin mutluluğuna daha fazla katkıda bulunmuyor. Tabi ki bu araştırma Amerika için yapıldı. Türkiye için nasıl bir geçerliliği olabilir?

Şehirlerde yaşamanın finansal yükünü karşılaştıran yaşam maliyeti motorlarından Numbeo’nun verilerine göre New York’te konforlu şekilde yaşamak için  ayda 7,200$ gerekli. Bu rakam kişinin tasarruf yapmadığı; temel ve hatta bazı lüks ihtiyaçlarını da karşıladığı rahat bir yaşam için gerekli rakam olarak ortaya çıkıyor. Bu rakam içerisinde spor yapmak için ihtiyaç duyacağınız ayakkabı’dan tutun, aylık tüketeceğini yumurta masrafına kadar kadar tüm detaylar var.

New York ile İstanbul’u karşılaştırdığımızda  ortalama da %50 ile %65 arasında daha ucuz bir yaşam görüyoruz. New York’taki yaşantının aynısı İstanbul’da yaşamak için 2,490$ yani yaklaşık 7 bin TL gerekli. Bu rakam evliyseniz ve/veya bir ev paylaşıyorsanız tabi ki değişecektir.

Buradaki karşılaştırma rakamlarından yola çıkarak Türkiye’deki ihtiyacı (İstanbul için) Türk Lirası üzerinden kabaca 75 bin TL olarak düşünmek mümkün.

Burada çok önemli bir mesaj var: finansal olarak bu rakama ulaşmış kişiler için daha fazla gelir kazanmanın, kişinin mutluluğuna etkisi az. Yani daha çok kazandıkça, daha az etkili olmaya başlıyor. Diğer bir değişle, yıllık 40 bin TL’den 60 bin TL’ye olan bir artış temel ihtiyaçlar ve buna bağlı huzur ve mutluluk seviyesinde oldukça etkiliyken 130 bin TL yıllık kazançtan 150 bin TL’ye olan artışın etkisi pek az.

Bu tanıdık tuş takımıyla her paraya ihtiyaç duyduğumuzda kurduğumuz ilişki oldukça ilginç. Duygu dünyamızda etkisi en büyük aygıtlardan.

Kantarın Topuzunu Kaçırıyoruz

Tüm bu yukarıda bahsettiğim gerçekliğin hepimiz farkındayız ama finansal olarak güvence altında hissetme ihtiyacımız çok yüksek. Özellikle sosyal devletin zayıf olduğu, kendimizi tehdit altında hissettiğimiz, geleceğimize güvenmediğimiz, çocuklarımızın okul masraflarını nasıl karşılayacağını bilemediğimiz bir ortamda yaşıyoruz. Hal böyle olunca, hele işin içine bir de hayatta kalma dürtüleri girince para gelip hayattaki öncelikler sıralamasında ilk sıraya taht kuruyor, bir ömür boyu da oradan kalkmıyor. Ancak dikkat, para birinci sıraya oturduğu zaman kendisine rakip tanımıyor ve kişinin tüm üretkenliğini, yaşama isteğini ve hayattan aldığı zevki kurutuyor.

Para İyi Bir İkinci Öncelik

Birinci sıra için çok tehlikeli ancak iyi bir ikinci öncelik olabilir çünkü;

İkinci öncelik olması, her zaman ondan daha değerli bir şey olduğunu hatırlatıyor. Yani, “peki bu para ne için?” sorusunun bir cevabı olmalı.

İyi bir ikinci öncelik çünkü, önemsiz de olmadığını bilmek gerekiyor. Hayatta yapılacak hamlelerin büyük çoğunluğu finansal sebep-sonuç ilişkileriyle bağlı. Para konusundaki ciddi problemleri çözmeden daha “ulvi” konulara geçmek zor. Paranın hiç önemli olmadığı klişesi miyadını doldurdu.

Bazen parayla olan ilişkimizi, sabahtan beri hiçbir şey yememiş, kurt gibi acıkmış birinin restoranda sipariş vermesine benzetiyorum. Onu doyuracağını bildiği yemeği söyledikten sonra bile aç kalma korkusu ile daha da fazla yemek istiyor masaya.

Bu benzetmede olduğu gibi parayla olan ilişkimizde de bizi yöneten en temel duygu korku. Şehrin güvensizliği, hayatın bireyselliği, gelecek endişeleri ve kaygıları derken tüm bu olumsuz duyguların ve bunlara bağlı korkuların güvencesi olarak çılgınlar gibi para biriktirme, araba alma, ev alma, bir ev daha alma gibi açlıklarımız var.

Araştırmalara göre çocukluk veya gençliğinde kıtlık ve açlık çekmiş kişilerin ilerleyen yaşlarda obez olma ihtimali daha yüksek. Bu durum farklı mı?

 İşinde Çok İyi Olan Girişim ve Kurumların Ortak Yönü

Odağı biraz kişiselden iş hayatına çevirelim.

Kişisel girişim içerisindeki kişiler, start-uplar, esnaflar, daha büyük girişimler için durum benzer. En iyi işi çıkaran, en büyük değer önermesini üreten ve en çok faydayı yaratanlar işi, parayı ikinci öncelik alarak yapanlar.

Finansal başarıyı birinci öncelik haline getirerek iyi işler yapmak mümkün, ancak çok iyi işler yapmak için paradan değil işin kendisinden motive olmak gerekiyor.

Bu durum inanın köşe başındaki pideci için de, geçtiğimiz haftalarda okyanusa başarıyla geri inişi tarihte ilk defa tam başarıyla gerçekleştiren Nasa’nın çözüm ortağı SpaceX için de aynı.

Bu işletmeler işi başarıyla yapmaya devam etmek için finansal olarak kuvvetli olmaları gerektiğini biliyor, bu anlamda karlı ve skalanabilir işler yapıyorlar ama birinci öncelikleri para kazanmak değil. Para kazanmak birinci önceliklerini hayata geçirmelerinin en büyük güvencesi. Para asıl amaçlarına ulaşabilmelerinin garantisi olacak ellerindeki en büyük güç.

Elon Musk’ın ilk hedefi para kazanmak olsaydı, PayPal’ın satışından aldığı 180 Milyon Dolar’ın 100’ünü SpaceX’e, 70’ini Tesla’ya 10’unu SolarCity’ye yatırmak yerine gidip bir e-ticaret şirketi kurardı.

Her iş karlılığından dalgalanmalar yaşar. Birinci önceliği para kazanmak olan bir işletme veya girişim, bugün emlakçılık, yarın oto galerisi, ertesi gün restoran işletmeciliği yapabilir. Bu işleri ortalama üstü kalitede de yapabilir. Ancak çok iyi olması için her hareketini yöneten asıl önceliğinin para değil, en iyi şeyi yapmak olması gerekli.

Örneğin Mehmet Yazıcı tarafından 1957 yılında kurulmuş Fatih Karadeniz Pidecisi açıldığı günden bugüne malzemelerini aynı yerden tedarik ediyor. Söyleme göre kendi peynirini özel olarak, sadece yeşillikle beslenen hayvanların sütünden oluşturulan peynir ile hazırlatıyor. Eminim, birinci öncelik en iyi pideyi yapmak olmasa, daha ucuz bir tedarikçi ve daha iyi bir kar marjı ile pide üretilebilirdi. Vedat Milor öve öve bitirememişti.

Birinci amaç en lezzetli pideyi yapmak.

Birinci amaç 2025’e kadar Mars’a gitmek.

Hem kişisel yaşamınızda hem de parçası olduğunuz iş ve kurumlarda para konusu ikinci öncelik koltuğuna iyi bir aday. Yeri geldiğinde öncelik olarak çok daha aşağılarda da olabilir, ancak daha yukarıda olmamalı.

www.ozandagdeviren.com