Posted by Ozan | IK & Liderlik

Bir gün Japon kültüründe, ofiste uyumanın kötü karşılanmadığı ile ilgili bir yazıya rastlamıştım. Bugün tekrar araştırırken bakıyorum, bir adı bile varmış.İnemuri.

Altındaki temel düşünce ise; kişi o kadar çalışırmış ki, ofis başında masasında uyuya kalması aylaklık göstergesi değil, tam aksine kişinin kendini ne kadar işine adadığının ve çalışkanlığının göstergesi olarak anlaşılırmış. Buna bakarken aklımdaki ilk soru şu; amaç ne?

Yani bir kurumun, ister küçük bir işletme ister küresel bir mega-güç olsun, amacı ve buna bağlı olarak çalışan profesyonellerinden beklentisi ne? Ticari başarı, maliyetlerin kontrolü, karın maksimizasyonu, iş iletişimindeki ve süreçlerindeki verimlilik, stratejik kararları doğru alabilme becerisi, değişim karşısında atiklik (agility) ve benzeri unsurlar değil mi önemli olan? Bir şirketin nihayetinde başarısını belirleyen faktörler bunlar demek yanlış değil. Hatta tüm bu faktörleri tek bir kavramda derleyip toplayacak olsak ‘üretkenlik’ diyebiliriz. Bir ticari yapının ne kadar üretim yaptığı onun başarısının asıl belirleyicisi. (Tabi ürettikleri sadece somut eşyalar olmak zorunda değil, örneğin etkili bir pazarlama iletişimi stratejisini belirlemek de bir üretim olarak düşünülebilir.) Madem kurumun başarısını belirleyen onun üretkenliği ve verimliliği neden aynı şeyi o kurumun çalışanları için tereddütsüz ve ama’sız söyleyemiyoruz? Neden çalışanın başarısının göstergesi üretkenliği değil de ne kadar uzun süre çalıştığı (yani etkinlik seviyesi)?

Kurumsal Hayatta Uyku

Aynı şiddette olmasa da Japon kültürüne ilişkin İnemuri’ye sebep olan değer yargılarının hem Türk, hem de diğer yabancı iş kültürleri içerisinde olduğunu yaşıyor ve biliyoruz.

Kurumsal ve özel hayatta olgunlaşmak ve doğruları keşfetmek için en soru sormanın cevap vermekten önemli olduğuna ilişkin düşüncemi paylaşmıştım. Buradaki durumun buna çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. ‘Kurumsal Performans Değerlendirme’ konusunu konuşurken aynı sorulara en doğru cevapları vermeye değil, yeni sorular bulmaya, yeni sorular sormaya ihtiyacımız var acilen. Bugün şirketlerin üst yönetim seviyelerini dolduran kişilerin, biraz garipseme ile baktıkları Y Jenerasyonu uzun bir süredir bunun farkında. İş performansı ölçülürken kişinin ne kadar çok çalıştığı, ne kadar yorulduğu değil, ne ürettiği ana kriter olmalı.  Üniversitelerden 2005’ten sonra mezun olmuş ve teknolojinin yarattığı esneklikleri hayatının parçası haline getirmiş kitlenin, iş hayatının ilk birkaç yılını doğru bildiklerini unutmak ve mevcut düzene adapte olmak ile geçirdiklerini üzülerek izliyorum.

Bugünkü düzende biz de aynı yapının parçasıyız. Kurumlar içerisinde ‘boş duran’ yok. Hatta boş durana tolerans yok. Her kültürün tabuları var. Kurumsal iş hayatının en büyük tabusu da boş durmak. Eğer bir çalışan boş duruyorsa bu ya onun yöneticisinin iş delege etme beceriksizliği, ya şirketin iş gücünü verimli yönetmediğinin göstergesi ya da kişinin başarılı olmak konusundaki motivasyon zayıflığı olarak algılanır. Bu da doğal olarak kişiler ve onların yöneticileri üzerinde her boş zamanı herhangi bir meşguliyet ile geçirme baskısı yaratıyor. Bunun sonucu ise etrafınızda baktığınıza her biri diğerinden daha meşgul, değişik ‘etkinlikler’ içerisinde olan, aktif, çalışkan gözüken bir iş gücü. Şirket çalışanlarının başarısını ne kadar meşgul oldukları ve yoruldukları üzerinden ölçtüğümüz bir kültürün parçasıyız.

Diğer yeni öğrendiğim tabir ise Otsukaresama Deshita. Kullanım yeri ve anlamı daha da ilginç. Bu ifadeyi Japonlar iş günü sonunda bir birlerine “İyi akşamlar” veya “İyi geceler” yerine kullanıyorlar ancak ifadenin gerçek anlamı; “çok yorgun, tükenmiş gözüküyorsun” demekmiş. Yine bu kavramın altındaki temel düşünce; kişi o kadar yorgun gözüküyor ki, çok çalışmış, çok çaba sarf etmiş ve şirketine çok fayda sağlamış olmalı. Bu yanlış bir varsayım.

Kişinin şirketine ne kadar fayda sağlandığının göstergesi ne kadar çok çalışmış, ne kadar fedakarlık etmiş ve kendini ne kadar yıpratmış olduğu olmamalı.

Aslında insanı sadece paranın motive ettiğine, çalışmanın keyifsiz bir yük olduğuna hatta bir tür zorunluluk olduğuna ilişkin anlayışımız yanlış ve kökten reddedilmeli. Çalışmak zor olabilir, yeri geldiğinde fazla çalışmak bir ızdıraba da dönüşebilir, ancak özünde çalışmak ve bir şeyler üretmek hayattaki en keyifli, en anlamlı ve en değerli eylemdir. Motivasyon ve iş performansına ilişkin tüm problemler, ‘çalışma’ eğleminin istenmeyen bir şey olmasından değil, insanların ne uğruna, niye çalıştığını bilmemesi, yaptıklarında anlam bulamamaları ve dengeli saatler çalışmamaları ile ilgili. Özetle, çalışmak hele ki üretmek kötü değil, güzel şeyler. Onları kötü yapan etkenlere saldırmak ve asıl onları yok etmek lazım.

Evet, bizim kültürümüzde iş saatlerinde uyumak büyük bir tabu, ve kimse bir ötekine “çok yorgun gözüküyorsun” sözlerini iltifat olarak iletmiyor. Ancak o kadar da farklı değiliz. Bir önceki gece ofisten gece 12’de çıkmış olduğunu gururla anlatan iş arkadaşlarınız hiç olmadı mı?

Daha mutlu işyerleri ve daha bağlı çalışanlar istiyorsak, etkinliği değil, üretkenliği yüceltecek iş ortamları yaratalım.

www.ozandagdeviren.com

 

*Resim Kaynak: en.rocketnews24.com

Facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailFacebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmail Bilgi Paylaştıkça Artar!
  • Eleştirel Düşünce Dost'tur.
    Bu kitabı okuma listene al!
  • Facebook By Weblizar Powered By Weblizar
  • Kariyer ve geleceğine
    bakış açını değiştir.
    Posta Adresi
    Güvenli. Spamsiz.
  • Tüm Konular…

  • Son Birkaç Tweet!

Yeni Yazıları Kaçırma!

Kariyer ve geleceğine bakış açını değiştir.

Spam yok.
İstediğinde terk et.
Posta Adresi