İzninizle bu yazıda son günlerde tesadüfen sık karşılaştığım daha hafif ve umarım sizi de eğlendirecek bir konuda yazacağım.

Birkaç gün önce bir yazıya rastladım. İçinde 20’den fazla maddede, “iyi bir hayat” için tavsiyeleri sıralamışlar. Bir tanesi, beni diğerlerinden daha fazla düşündürdü.

Diyor ki, “alacağınız en önemli kariyer kararı doğru eşi seçmektir”.

İlginç bir cümle çünkü birkaç şekilde yorumlamak mümkün. Bana ilk düşündürdüğü şu; eş seçmek niye bir kariyer kararı olsun ki? Ardından acaba söylenmek istenen, eş seçimi hayatın her alanını o kadar yakından etkileyen bir seçim ki, doğrudan kariyerle ilgili olmamasına rağmen hala kariyer başarısındaki en etkili şey‘dir mi diye düşünüyorum.

Yoksa tam tersi, acaba kariyer dediğimiz şeyin tüm hayatı kapsayan bir kavram olduğu mu kastediliyor? Yani yoksa kariyer > hayat mıdır?

Yaşamda aldığımız tüm kararlar aslında başarılı bir kariyerin peşinde midir? Hayat sakin sakin yaşanacak bir şey değil de kariyer gibi her sene hedef büyütürek yaşanacak bir şey midir?

Durum buysa iyi bir şeyden ziyade kötü ve karanlık bir şey söylediğimiz hissine kapılıyorum. Hayat kariyer’den çok daha fazlası değil mi? Olmamalı mı? Yoksa biz “kariyer” kelimesini kullanırken çok dar anlamıyla kullanmaya mı alışmışız? Kariyer dediğimizde kişinin hayatta kendisine çizdiği yolun bütününü mü düşünmeliyiz.

Şimdilik bu sorulara kesin bir cevap vermeyelim. Bir süre üzerlerine düşünmeye devam…

Kurumsal Aile ve Eş Seçimi Hikayesi

Kurumsal hayatta yaşamış insanlar olarak kulaklarımızın daha alışkın olduğu benzetme ‘kurumsal aile’ benzetmesidir. Eş ve iş seçimi benzetmesi en başta sıradışı gözükebilir. Ancak bir durup ne kadar çok ortak nokta ve beklenti benzerliği olduğunu düşünün. Hatta birlikte bakalım:

Statü: Örneğin her iki konuda da(iş ve eş seçimi) statü seviyesinde uyum gerekir. Üniversite mezunu eş arayanla, üniversite mezunu çalışan arayanlar bir tarafa, lise de yeter diyenler öbür tarafa…

Maddiyat: Maddiyat her iki alanda önemli bir ayrımdır. Bu kimi adaylar için bir şirkete ‘kapağı atmak’, kimi eş arayanlar için de ‘zengin kocaya varmak’ tabirleriyle şekil bulur.

Değer, Hedef ve İdeallerin Birliği: Hem şirket-çalışan hem de evlilik ilişkilerinde işlerin yolunda gitmesi için tarafların kişisel hedeflerinin & ideallerinin & değerlerinin örtüşmesi gerekir.

Bir taraf zenginleşme ve büyüme takıntısıyla yaşarken, diğer taraf sosyal girişimcilik veya hayır işleri peşindeyse o ilişki yürümez.

Taraflardan biri çevreyle uyumlu olmaya, diğeri ise güç sahibi olmaya önem veriyorsa o ilişki yürümez.

Taraflardan biri “dünya insanı olmak” gibi kavramlardan bahsederken diğeri her işin en iyisini Türklerin yaptığına ve dünyanın bizi kıskandığına inanıyorsa o ilişki yürümez.

İşbölümü ve rekabet anlayışı önemlidir. Çok rekabetçi iş ortamında işbirliğini önceliklendiren birisi uyum sağlamakta zorlanabilir. İşbirliği ve uyuma önem veren bir iş ortamında ise yüksek derecede rekabetçi birisi ‘çıkıntı’ veya ‘fazla hırslı’ olarak görülebilir. İlişkilerde ise taraflardan biri ütü, temizlik, yemek, çocuk bakımı gibi sorumlulukların paylaşılması gerektiğini düşünürken, diğeri bunların bir kısmını ‘kadın işi’ olarak görüyorsa o ilişkinin ömrünün kısa olacağı garantidir.

Asıl Farklılık Nerede

Tüm bunlar dikkate alındığında eş seçmek mi daha zor, iş seçmek mi? Hangisi daha önemli? Sanırım tek bir cevabı yok. Ancak çevrenizdeki insanlara bakın, bu soruya cevaplarınızı kendiniz verebilirsiniz. Kimin etrafında 45 yaşını geçmiş, ancak ‘işiyle evli’ dediğimiz insanlardan yok?

Herkes hayatının bir noktasında bu soruyu kendine soruyor olmalı, verdiği cevapsa gelecek hayatını derinden etkiliyor.

Eş ve iş seçimlerinin tüm benzerliklerine rağmen çok farklılaşan bir yönü var. Sayıları.

The Rosie Project ismiyle yapılan amatör bir araştırmaya göre çok ilginç bazı bulgular var.

Örneğin; ortalamada ‘doğru kişiyi’ bulmadan önce erkekler 8, kadınlar 7 ilişki yaşıyorlar.

Ortalamada 4 tane “berbat” geçen randevu yaşıyorlar, en az bir kere randevuda “ekiliyorlar”, ortalamada 1 kişi ile bir dönem eve çıkarak birlikte yaşıyorlar, 2 kere ciddi kalp kırıklığı yaşıyorlar, en az 1 kere aldatılıyorlar ve en az 1 kere aldatıyorlar. Ciddi ilişki öncesi ortalamada kadınların 4, erkeklerin ise 6 adet tek gecelik ilişkisi oluyor.

Bu hikayeleri iş ve kariyer dünyası ile karşılaştırsak nasıl bir durum çıkardı acaba?

Biraz da kariyer dünyasına bakalım.

Kanada merkezli Workopolis araştırma verilerine göre kariyeri boyunca ortalama bir Kanadalı ortalama 15 farklı işte çalışıyor. Bu rakam, yaş azaldıkça artıyor. Yani şu anda çalışmakta olan Y Jenerasyonları için bu rakam çok daha yüksek olacağa benziyor. Jen-X’ler bir şirkette ortalama 3,2 yıl çalışırken, Jen-Y’ler bir şirkette ortalama 2,7 yıl geçiriyorlar.

Amerika’nın bu alandaki istatistik kurumu BLS’e göre bu dönem itibariyle bir yetişkin hayatı boyunca 12-15 arası farklı işte çalışmış oluyor.

Türkiye’de buna ilişkin net bir veri yok, ancak bu rakamlar bizim toplumumuz için de üç aşağı beş yukarı fikir verebilir.

Şu yorumu yapabiliriz.

Bir yetişkin hayatı boyunca en az 10 tane önemli kariyer kararı veriyor.

Buradan çıkacak yorumlar neler?

  1. Üniversite’den mezun olduktan sonra birkaç ilişki yaşayıp evlenmek, birkaç iş değiştirdikten sonra da uzun süre düzenli bir evlilik hayatına oturmak içi boş bir hayal. Bu tuzağa düşmeyin, böylece de kendinizi, suçlusu olmadığınız sebepler yüzünden kötü hissetmek zorunda kalmayın. Artık hayatlarımız her alanda daha kaotik. Bunu kabul etmek zorundayız.
  2. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ilk birkaç denemede en doğru işi seçeceğiniz ve hayatınızın geri kalanını daha sonra düzene sokacağınız bir dünya mümkün değil. O dünya ancak hayallerimizde yaşıyor. Ne yaparsanız yapın, kasırgada savrulan ev çatıları gibi bir oraya, bir buraya fırlatılma ihtimalimiz yüksek.
  3. ‘Doğru kişiyi’ veya ‘doğru aşkı’ arıyorsanız bunun için yerinizde oturmayın. İlk önce yeteri kadar insanla tanışmanız, başarısız olmanız, kalp kırıklığı yaşamanız ve birkaç kere aşık olup üzülmeniz gerekiyor. Bana kızmayın, istatistikler böyle söylüyor. 🙂

4. En önemlisi, iş ve eş seçimini önceliklendirmek arasında kararsızlık yaşıyorsanız; kariyer başarınızı değil, ev hayatındaki mutluluğunuzu seçin. Neden? Çünkü en doğru iş seçimlerini yapmaya çalışsanız da kontrolünüzün dışındaki bir çok etken yüzünden hayat sizi her halükarda şaşırtacak.

Üstelik; iyi bir ev hayatı sizi işinizde daha başarılı yapabilir. Mutsuz bir duygusal dünya iş başarınızı düşürebilir. Aynısını tam tersi için söylemek mümkün değil. İyi kariyer sahibi olmak size daha iyi bir ilişki ve huzurla yaşayacağınız birisini sağlamayacak.

—–

Yazar Hakkında

Ozan Dağdeviren’in tüm yazıları ve diğer çalışmaları www.ozandagdeviren.com adresinde bulunabilir. Kendisi Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı ve Creative Hiring ve The Other Way: Happiness Through Critical Thinking kitaplarının yazarıdır, aynı zamanda İnsan Davranışı merkezli konularda Kurumsal Eğitmen ve Kariyer Danışmanı olarak çalışmaktadır.

Bundan sonraki yazıları kaçırmamak için LinkedIn’deki “Takip et” veya “Follow” tuşuna basın. Özel mail grubuna üye olmak isterseniz de www.ozandagdeviren.com ‘a beklerim.

Twitter –> https://twitter.com/@ozandagdeviren

Facebook –> https://www.facebook.com/dagdevirenozan

Bu yazının birinci bölümü: Yeni Mezunların Gelecek Dertleri (Bölüm 1: Realistik Optimizm)

 

Üniversite mezunlarının, üniversite seçimi yapacakların, iş hayatına atılanların karar süreçlerinde destek olmak amacıyla hazırladığımız sohbetlerin ikinci bölümünde şu konuları tartıştık:

  • Kariyer seçimi yapmak, nasıl çocukken ilgi duyduklarınızı bulmakla başlıyor?
  • Başarısızlık korkusu nasıl bizi eyleme geçmekten alıkoyuyor?
  • Kendini farket ve keşfet! Ama nasıl? Kendini keşfetmek pasif bir süreç değildir.
  • Akış yaşadığınız noktaları bulun ve kaçırmayın.
  • “Ben kimim?” diye sordurtan küçük anları yakalamak.
  • Hangi kavgaları seçiyoruz, hangi kavgalardan kaçıyoruz?
  • Kendinizi yazışmalarda ve ilk temaslarda doğru ifade edebilmeniz kritik.

 

Bu sohbetten faydalandıysanız ve keyif aldıysanız gelecek güncellemeleri kaçırmamak için sol taraftan mail grubuna katılın.  Aklınızdaki soruları ise tereddüt etmeden sorun ve yorumlarınızı lütfen paylaşın.

Sevgiler,
Ozan.

Melankoli ve nostalji.

Bu iki duygu, Türk İnsanı’nın (hele ki İstanbul’da yaşıyorsa) normale nasıl döneceğimizi düşündüğümüz günlerde, içinden geçenleri tarif etmekteki en başarılı iki duygu.

Melankoli karamsar bir ruh hali olarak tanımlanır, ancak bana kalırsa ötesi de var. Melankoli kendi içinde bir tür, acıdan ve kederden zevk alma hali taşır. Dolu dolu bir melankoli yaşamak, hayatın ve şehrin ikiliklerini ve zıtlıklarını görmek, bir yandan kötü olanlara üzülmek, bir yandan iyi olanlara sevinmek ve en cafcafsız haliyle hayatı kabul etmek demek.

Sevenleri, İstanbul kadar zorlukları olan bir şehri niye sever?

Hayat gibi olduğu için sever. Hiç bir güzelliği yanında biraz can acıtan bir şeyler olmadan vermediği için sever. Her problemi ve fedakarlığı, yeri gelip mükafatlandırdığı için sever. Günün en kötü trafiğinde bile sizi günbatımında boğaz manzarası ile ödüllendirebildiği için sever.

Ya da severdi demek gerekli. Çünkü  her şey gibi bu durum da artık değişti. Melankoli kadar yoğun ve karmaşık bir duygu bile kurtarmayabilir.

İçinde bulunduğumuz koşullara bir şekilde adapte olmanın yolunu buluyoruz. İnsan her şeyden önce bu özelliği ile hayatta kalmayı başarır. Hatta kimilerine göre, zekanın tek gerçek ve doğru tanımı “değişikliklere adapte olabilme becerisi”dir. Buna karşı çıkmak zor. Ancak bir duruma adapte olurken ödediğimiz bedeller de unutulmamalı.

Aslında insanın çevresine ne kadar kolay adapte olduğunu söylerken, aynı anda çevrenin üzerimizde, değerlerimizde, inançlarımızda, yaşayışımızda ve duygularımızda ne kadar büyük etkisi olduğunu da kabul ediyoruz.

O zaman başka bir sorunun zamanı, son 10 yılda şehrin değişen yaşam koşulları insanları nasıl değiştirdi? Eskiden iyi ve kötüyü bir arada sunan İstanbul, artık sadece kötüyü sunuyor olabilir mi?

Bugünün İstanbul’unda yaşamak;

  • Zaman konusunda cimri olmak demek. Sıra bekleyenlerin arasında sıyrılma şansı varsa bu şansı kullanmak demek. Otobüse binerken birini ittirerek geç çıktığı işinden evine ve çocuklarına erken dönme şansını kullanmak demek. Trafikte kırmızı ışıkta zamanında geçmediği için bir ışık daha beklemenize sebep olan kişiye ağız dolusu küfretmek demek. İşine yeni başlayan kasiyer ürünü okutamayıp sizi beklettiğinde onu azarlamak demek.
  • Farklı düşüncelerden korkmak demek. Çevrenizde sizinle hemfikir olan kişilerle arkadaş kalmak, farklı düşünenleri uzaklaştırmak demek. Her konuda hemfikir kalamadığınız kişilerle aynı yemek masasına oturmamak demek. Sizden farklı düşündüğünü açıkça ifade edenlerin arkasından konuşmak, kariyerlerini etkilemek demek. Aynı inanca sahip olmadığınız kişileri işe almamak demek. Çok bağırmak, az dinlemek demek.
  • Para için rekabet etmek ve sonra da acısını çıkarırcasına harcamak demek. Hayal gücünü kullanmamak ve herkesin aldıklarını almak demek. Farklı hobi ve zevkleri israf olarak görmek demek. Evdeyken farklı, iş arkadaşlarıyken farklı yemek, farklı harcamak demek.
  • Kadınsanız yaşam alanınızın sınırlanması, sokağa çıkarken giydiğinizi 3 kere düşünmeniz, yürürken göz hapsinde olmanız, eve belirli bir saatte dönmeniz ve bazı yerlere tek başınıza hiç gitmemeniz demek.
  • İyi kazanacağınız ama zamanınızın tamamını alan işler ile, zamanınızın bol olduğu ama kazanmadığınız işler arasında seçim yapmak demek. Girişimciyseniz klon işlerle uğraşmak demek. Eğitimciyseniz bilimsel bir düşünce yapısı vermek adına velirle kavga etmek demek. Doktorsanız müdahele yöntemi seçerken hasta yakınlarından dayak yeme ihtimalini hesaba katmak demek.

Bu gerçeklikte yaşayan ve çevresindeki koşullara adapte olması gereken bir İstanbullu nasıldır? Zaman içinde nasıl değişir? Melankoli, iyimserlik ve vatan sevgisi yeter mi? Bunlar zor sorular.

Yine de beklenmedik bir duygudan destek almak mümkün.

İkinci kuvvetli duygu: Nostalji.

İyi ki Nostalji var, çünkü moral durumunu kurtaracak bir duygu varsa o da bu. Nostalji, yani geçmişe duyulan özlem. Onun gözlükleriyle geçmişe bakınca, sadece güzel anlar, tatlı hatıralar akla gelir. Kötü olaylar bile pozitif ışıkta anılır. Bir şeyler ne kadar iyiye gidiyor olursa olsun, hiçbir zaman “o eski” yemekler yoktur, “o eski” güzellikler yoktur, “o eski” huzur, dostluklar, şarkılar yoktur. Geçmişe masalsı bir nostaljiyle bakmak, aynı melankoliyle bakmak gibi, hayatın geçiciliğine bir saygı duruşudur. Bir şeyler ne kadar iyi veya kötü olursa olsun, nostalji duygusu, her şeyin geçiciliğini ve faniliğini sindirmiş olmakla alakalıdır en başta.

Bir şeyler ne kadar kötüye giderse gitsin, bu şehirde yaşayanların bu çok iyi bildiği duygu, moral vermek için hazır bekler. Nostalji penceresinden çok güzel gözüken geçmiş, bir şekilde geleceğinde aynı derecede güzel olması ihtimalini içinde barındırır. Bu bakış açısı, o yüzden, bugünden ümit kesmek değil, geleceğe ümitle bakmak için bir bahanedir.

Nostalji penceresinden çok güzel gözüken geçmiş, bir şekilde geleceğinde aynı derecede güzel olması ihtimalini içinde barındırır. Bu bakış açısı, o yüzden, bugünden ümit kesmek değil, geleceğe ümitle bakmak için bir bahanedir.

Özünde, nostalji, rasyonel bir analiz değildir, rasyonel ve mantıksal olmak gibi bir iddiası da yoktur. Duygusal bir çıkarımdır. Bir çok bilimsel araştırma insanların önce mantıksal çıkarımlarda bulunduğu, arkasından da duyguları yaşadığına ilişkin tezleri çürüttü. Artık biliyoruz ki önce hissediyoruz, daha sonra hissetiklerimiz için rasyonel argümanları geliştiriyor ve mantıksal yorumlamaları yapıyoruz.

Tam da bu tanıma uygun şekilde, nostalji duygusu, insana (mantıken ve gerçekten öyle olmasa da) geçmişi güzel gösterir. Geçmişte bir kere güzel olan, bugün her ne kadar kötü olsa da, gelecekte de bir kere daha güzel olabilir. Yani nostaljiden geleceğe ilişkin ümit ve iyimserlik doğar.

Her şey ne kadar kötü olursa olsun, hiç beklenmedik şekilde nostalji duygusunun iyimserliği içerisinde geleceğin daha güzel olabileceğine dair ihtimalleri ve umutları görmek mümkündür.

Bu karmaşık coğrafyanın, karmaşık tarihin ve karmaşık kültürün insanlarda yarattığı duyguların da, ancak melankoli ve nostalji gibi karmaşık ve çelişkili duygular olmasına şaşırmamak gerekli. Bu coğrafyanın ve çevrenin başımıza yığdığı sorunları, yine bu coğrafya ve çevrenin bize hissettirdikleri ve öğrettikleri ile aşacağız.

www.ozandagdeviren.com

*Fotoğraf Kaynak: Fotokritik Koray Bayram

Birbirini iki tanımayan insan, ortak bir arkadaşlarının doğumgününde karşılaşır.

doğumgünü diyaloğu

-Merhabalar, ben Arif.

-Merhaba, ben de Suna, memnun oldum.

-Ben de, Hakan’ı nereden tanıyorsunuz?

-Bir önceki iş yerinden arkadaşım, aynı ofiste yan yana otuyorduk. Siz?

-Çocukluk arkadaşım sayılır, ilkokul ve liseyi beraber okuduk, buralarda büyüdük.

-Siz ne iş yapıyorsunuz Suna Hanım?

-Uluslararası taşımacılık yapan bir şirkette kıdemli ithalat uzmanıyım.  Siz neredeydiniz?

-…

İşte tam bu noktada insan kendisine ilişkin nasıl bir tanımlama yaptığını düşünür ve kendi değerini sorgular. Daha doğrusu insan kendi değerini yaptığı işin belirlemeyeceğini bilir ama yine de mesleği, çalıştığı şirket, o şirketteki rolü onun toplumsal statüsündeki en doğrudan ve en tartışılmaz göstergedir.

Üzülerek gözlemliyorum ki, kendi hayatımıza ilişkin aldığımız kararlarda dahi, başka insanların bizimle ilgili ne düşündüğü, kendi düşüncelerimizden önemli olabiliyor. Sosyal hayvanlarız. Tek başınalığa ve bireyselliğe ne kadar vurgu yaparsak yapalım başka insanlarla kurduğumuz ilişki ağları içerisinde barınıyor ve yaşıyoruz. Aldığımız kararlar yakınlarımızı etkilediği gibi, biz de onların aldığı kararlardan bazen doğrudan, bazen de dolaylı olarak etkileniyoruz. Ruhunda bu derece sosyallik olan bir canlının, aldığı kararların doğruluğunu teyit etmek için zaman zaman etrafına dönmesi son derece doğal ve hatta kaçınılmaz olsa da, kendimizi mutlu edecek seçimler toplumun genel kabullerinden ayrışmaya başladığında işler karışıyor.

 

Yani bizim isteğimiz kurumsal hayatta tıkır tıkır ilerlemek, kariyer basamaklarını hop hop hoplamak, toplantıdan toplantıya koşmak ve bunların karşılığında bu tür bir ünvan ve statü kazanmak ise sorun yok. Hatta her şey pek bir yolunda çünkü bizden beklenen de bu. Peki diyelim ki iyi üniversitelerden mezun olmuş, sonrasında dev markalardan birinde çalışmış bir kişiyseniz ve esnaf olmak size çok çekici geliyorsa ne olacak? Gerçekten böyle bir seçeneğiniz var mı? Kağıt üzerinde veya teorik olarak bunu yapmakta özgür olduğunuzu düşünebilirsiniz ancak bunu pratikte gerçek olmasını belirleyen en temel faktör kimlik konusu oluyor.

Bir sohbette bize gelecek, “Siz ne iş yapıyorsunuz?” sorusunu, önce biz kendimize soruyor ve cevabı prova ediyoruz.

Diyelim ki mevcuttaki rolümüzden istifa ettik. Bize “Sen ne iş yapıyorsun?” dediklerinde ne diyeceğiz diye kendimize soruyoruz.

Diyelim ki başka bir firmadan teklif geldi. “ABC firmasında da, XYZ görevindeyim” demek kulağa nasıl geliyor ilk olarak bunu test ediyoruz. Ne rolün zorluklarını, ne işin kendisini ne de şirkete etkisini. Bunlar da yeri geldiği zaman düşünülüyor ama o noktaya gelmeden, ilk olarak, o rol kendi kimlik algımızla örtüşüyor mu bunu test ediyoruz.

… (Arif muhabbete devam eder)

-Ben de yeni istifa ettim, ilaç sektöründe satış yöneticisi olarak çalışıyordum. Anlaşamadık ayrıldım.

-Anladım. Hayırlısı diyelim. Ne yapmayı planlıyorsunuz?

-Henüz tam bilmiyorum, araştıracağım. Bir iki görüştüğüm yer de var.

 

Arif, uzun süre insanlar tarafından bir yönetici olarak tanınmış ve bilinmiş, satış becerileri ve kurumsal basamakları tırmanmışlığı ile çevresinden saygı ve gıpta görmüş. Şu anda ise ona bu duyguları ve kimliği veren en temel öğe, yani iş ünvanı (statüsünün en direk göstergelerinden biri) yitip gitmiş durumda. Bu durumdaki Arif, karşısına çıkan iş fırsatlarında paradan, ekip dengelerinden, şirketin çalışığı iş alanından, kendi katkısından daha çok ünvana bakma eğiliminde olacak. Pekala bizi şaşırtıp, sadece ünvan üzerinden değil, işin kendisine uyumu ve diğer faydaları üzerinden de bir seçim yapabilir. Ancak benim somut gözlemim insanların çok büyük bir çoğunluğunun diğer değişkenlere bakmaya başlamadan önce ilk olarak ünvan ve kimlik konusunu çözmeye çalıştıkları yönünde.

Peki ne yapmalı?

İş ünvanınız dışında sizi tanımlayacak şeyler bulun ve beceri inşa edin.

Sadece “Satış Müdürü” olmayın. Sanatla uğraşın, iyi bir bas gitarcı olun örneğin. Sporla uğraşın, haftasonları bisiklete binen arkadaşlarınız olsun, iyi bir bisikletçi olun. Yelkenle ilgilenin, yelkenci olun. Sıkı bir edebiyat takipçisi olun, teknolojideki gelişmeleri tutku ile takip edin. Örnekler sınırsız. Önemli olan kimliği farklı unsurlarla dengelemek ve zenginleştirmek. Böylece iş yerinizi size verdiği ünvana bağımlılık duygusunun ötesine geçebilir ve daha akılcı iş değişikliği kararları verebilirsiniz.

Çevrenizi statüye değil, özdeğerlere önem veren insanlarla doldurun.

Statüye herşeyden fazla değer veren kişiler, kendi statülerini de yüksek görme eğilimindedirler. Onlara bugün layıksanız, bu yarın değişebilir. Bir iş yerinden istifa ettiğinizde geride bıraktığınız 10 insanın 9’u sizi ne arar ne sorar.

Kendiniz sadece zafer ve başarılınızla tanımlamayın. Kayıplarınız, başarısızlıklarınız da sizin hikayenizin gerçek birer parçasıdır.

Başarıyı anlatmak cesaret istemez. Ancak başarısızlığı anlatabilmek ve taşıyabilmek daha büyük bir güç ve özgüven gerektirir. Başarı ve başarısızlıklarını olduğu gibi anlatan kişiler ilk önce kendilerine dürüst olmayı başarırlar. Bu dürüstlük ise zamanla doğru ilişki ve arkadaşlıkların kurulmasında aracı olur.

Kariyer kararlarını alırken kimlik sorunları ve statü endişesine takılmamamız dileğiyle.