Talepkar Olun: Daha Çok Verin, Daha Çok İsteyin

Bazı ilişkilerin nasıl yaşanacağını sosyal kurallar ve kabuller belirler. Bazı ilişkiler ise pazar koşulları tarafından belirlenir ve yaşanır.
Örneğin ailenizdeki bireyler arasındaki yardımlaşma alışverişlerinde “aile ilişkileri” sosyal normları belirleyicidir. Kültürden kültüre, aileden aileye değişebilir, ancak genellikle kendi için belirli tutarlılık taşır. Arkadaşlık ilişkileri için de benzerlik çizmek mümkün. Bir arkadaş taşınırken sizden yardım isteyebilir. Siz de ondan günü gelir arabasını ödünç alırsınız. Bu ilişkileri içerisinde para konuşulmaz. Konuşulrsa da ya ilişki gerilir ya da durum en iyi halde tatsız karşılanır. Bu ilişkileri sosyal kurallar yürütür.
Öte yandan bazı ilişkiler pazarın (yani para alış-verişinin) dinamikleri tarafından şekillenir. Araç kiralarsınız, günlük ücreti bellidir. Yemek yersiniz, menüde fiyatı net olarak yazar. Taşınma şirketi kullanırsınız, fiyatta pazarlık yapar ve anlaşırsınız. Pazarın şekillendirdiği ilişkilerde alınan ve verilen bellidir. Bu ayrımı Predictably Irrational kitabında Dan Ariely net şekilde ortaya koyar. (Türkçe’ye Akıldışı Ama Öngörülebilir olarak çevirildi, aldığımız kararların arkasındaki “saçmalıkları” çok güzel ortaya koyan bir kitap. Öneririm.)

Sorun nerede?

Sorun, bu iki farklı dünya birbiri ile çarpışmaya başladığında çıkıyor. Ev taşımanıza yardımcı olan arkadaşınız giderken cebine para sıkıştırmaya çalıştığınızı düşünün. Pek hoş bir durum değil. Tersinde de sıkıntı var, yani ticari bir ilişki sosyal normlarla yapılmaya başladığında hatlar yine karışır, kısadevre gerçekleşir. (Bkz. “arkadaşla iş yapılmaz” deyişi.)

İş Hayatı

Bu iki dünyanın birbiri ile çarpıştığı en net alan belki de kurumsal çalışanın iş hayatı. İş hayatı, belki de olabilecek en net haliyle pazar koşulları tarafından regüle edilen (ya da edilmesi beklenen) bir alan. Çünkü aldığınız belli, vermeniz gereken belli. Nihayetinde iş sözleşmesi, “şu kadar paraya, şu işi yaparım” demek değil mi? Bu gerçeğin çok net ortada olmasına rağmen biri çıkıp dese ki, “Kurumsal iş hayatındaki ilişkiler pazar dinamikleri tarafından değil, sosyal kurallar ve ilişkiler tarafından yönetilir!” o da sonuna kadar haklı.

Yani kurumsal çalışanın iş hayatı bir tarafta pazar koşulları tarafından, bir tarafta da sosyal ilişki kuralları tarafından regüle edilir. Buyrun size yaşadığımız tüm sorunların en yalın sebebi.

İş hayatındaki yaşanan tüm sorunların temelinde sosyal ve ticari ilişki kurallarının birbirine… Click To Tweet

Takım arkadaşımızın bir yardıma ihtiyacı olur, yardım ederiz. Yönetici bir iş ister, elimizden geldiğince yaparız. Üst yönetim bir sorumluluk verir, layıkıyla yerine getirmek için uğraşırız. Tüm bunları yaparken gündelik hakim düşünce, “bunu yapayım, ay sonunda maaş alayım” düşüncesi kadar basit değildir. Arkadaşa ayıp etmeme, yöneticiye mahçup olmama, üst yönetime rezil olmama gibi, sosyal statü, kabul görme ve takdir görmeye ilişkin psikolojik ihtiyaçlar, davranışların asıl şekillendiricileridir.

İş hayatında tüm davranışlarını sadece pazarın regüle ettiği şekilde yaşayan iş arkadaşları, genelde ekiplerin en sevilmeyeni, en yardımsever olmayanı olarak algılanırlar. Diğer uçta ise, tamamen sosyal kabuller ve ilişkilerin kuralları üzerinden düşünen ve maaş-satılan zaman dinamiğini dikkate almayan kişiler, saf, naif veya fazlaca fedakar olarak algılanırlar. İşleri yine zordur.

Tarla’da çalışmasak da, yaptığımız tüm işler sosyal ve işbirliği etrafına örülü.

 

Çözüm nerede?

Tek kelimelik mükemmel bir çözüm elbette yok, çünkü durumun kendisi zaten karmaşık. O yüzden en iyi çözüm, bu iki çelişkiyi, duygusal zekayı doğru kullanarak iyi durumsal kararlar alabilmekten geçer. Yani bazı durumlarda sosyal ilişkilerin zarar görmesini engelleyecek hamleler yapmak, bazı durumlarda ise bunun bir pazar dinamiği olduğunu hatırlamak gerekir. İşte bu noktada, en çok atladığımız ve dikkat etmemiz gereken nokta ortaya çıkıyor: Doğru zamanda ve doğru ölçüde talepkar olmak.

Talepkar Olun

Sosyal kurallarla yürüyen ilişkiler, doğaları itibariyle tarafların içtenlikle karşı tarafa bir fayda önermelerine dayanır. Taraflar bir ihtiyaçları olduğunda “talep etmezler”. Ya kendileri bir şey “sunarlar” ya da sorar ve rica da bulunurlar.

Kurumsal iş hayatı içerisinde, hakettiğinizi alabilmenin önündeki en büyük engel, sosyal normlara duyulan yüksek sadakat sebebiyle bir şeyi “talep ederken” mahcubiyet yaşamak ve hatta talep etmekten tamamen kaçınmaktır.

Oysa ki bu ilişki, gündelik hayatta öyle hissetmesek de, sosyal koşullar kadar pazar koşulları (alış-veriş koşulları) tarafından da yönetilen bir ilişki olduğu için, kişilerin talep etme hakları vardır.

Yani özetle, verecekleriniz konusunda cömert olun, bol bol verin. Arkadaşlara yardımcı olun, gönüllü projelere katılın, elinizden geleni yapın ve ekibinize, yöneticinize, üst yönetime, şirketinize faydalı olabileceğiniz en üst düzeyde faydalı olun.

Ancak(!) zamanı ve yeri geldiğinde de talepkar olun. Daha çoğunu talep etmekten çekinmeyin.

Daha çok izin talep edin.
Daha çok maaş talep edin.
Terfi talep edin.
Yeni görevlerde yer alma şansı talep edin.
Yurtdışında deneyim yaşama şansı talep edin.
Şirketinizin size eğitim yatırımı yapmasını talep edin.

Daha iyi bir iş-hayat dengesi talep edin.

Siz hakettiğinizi talep edin, bırakın vermeyenler onlar olsun.

Kavgayı Kaybet, Savaşı Kazan

(Kurumsal Hayatta Kalma Rehberi yazı dizisinin Bölüm 1, Bölüm 2, Bölüm 3, Bölüm 4‘ünü okudunuz mu?)

Kavgasız, mücadelesiz, engelsiz, sorunsuz bir hayat yok.

İşin garibi, böyle bir hayata sahip olduğumuzda da mutlu olmuyoruz.

Nedeni ise çok basit: İnsanın bir şeye verdiği değer, ona harcadığı emekle doğru orantılıdır!

Hangi yolun yolcusu olursanız olun—ister yeni mezun bir öğrenci, ister kendi şirketini kurmuş girişimci, ister kıdemli bir yönetici, ister kariyerinin orta noktasını çoktan geçmiş bir uzman—hemen hemen hepimiz için geçerli bir gerçek var. Bir tek, hayatta hangi problemleri yaşayabileceğimizi seçme şansına sahibiz.

Yani, önümüzdeki seçim bir yanda problemsiz ve engelsiz bir hayat ile; diğer yanda engellerle dolu, mücadele içeren bir hayat arasında değil. Şu gerçek net ki, önümüzdeki en büyük karar, ne tür problemlerle uğraşmayı seçtiğimiz.

Hepimiz seçiyoruz. Seçimsizlik bile bir seçim, çünkü o zaman da sürüyü takip ediyoruz. Nihayetinde, kurumsal dünyadan ayrılıp girişimciliğe atılan birisinin bile yaptığının, tek söz hakkını kullanmak yani “hangi problemlerle uğraşacağını” seçmek olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa, iki tarafta da çokça sorun, kavga, mücadele, engel var. Sadece nitelikleri farklı. Birinde gelir belirsizliği ve müşteri problemleri; ötekinde yönetici, şirket, ekip arkadaşları ile sorunlar…

Savaşını bilmek neden önemli?

Yaptığı seçimlerin farkındalığı insana ne kazandırır? Hangi problemleri ve hangi engelleri seçtiğimizi bilmek neden çok kritik? Önemli, çünkü bu farkındalık size neyin mücadelesini verdiğinizi hatırlatır.

Gerçekten, neyin mücadelesini veriyorsunuz? Sizin savaşınız nedir?

Bu soruya dürüst bir şekilde cevap vermek zorundasınız ki, rotada olup olmadığınızı kontrol edebilin. Neyin savaşını verdiğiniz her zaman aklınızda net olsun ki nereden nasıl tavizler verebileceğinizi bilin.

Örneğin asıl amacınız (bahsettiğimiz “savaşınız”); yönettiğiniz pazarlama bütçesini arttırmak olabilir; satış yaptığınız bölgenin sorumluluğunu genişletmek olabilir; daha geniş bir ekibin yönetimini kontrolünüze almak olabilir; yüksek bir performans skoru ve yüksek bir maaş artışı yakalamak olabilir; inovatif bir projenizi yönetime kabul ettirmek olabilir; şirketinizin iş alanını genişletmek ve yeni bir ürün/hizmet yaratmak olabilir; terfi edip yönetici olmak olabilir; işten ayrılmak olabilir!

“Savaşı kazanmak için, gerekirse kavgayı kaybedin!”

Doğru zamanlarda geri adım atabilmek; iş hayatındaki en önemli erdemdir. Bazı kavgaları gözden çıkarın ki savaşınızı kazanma ihtimalinizi devam etsin.

Peki bu nasıl mümkün?

(1) Her toplantının başında, kararı kesin olarak vermiş şekilde masaya oturan kişi, o masadan hiçbir şey öğrenmeden kalkar. Her konuda, sizin bilmediğiniz bir boyut olabileceğini dikkate alın.

(2) Güçlü gözükmek ve şirket içinde saygı duyulan biri olmak için, her tartışmayı kazanmak zorunda değilsiniz. Bunu yapmaya çalışmak genelde tam tersi bir etki yaratır. İnsanlarla tartışmaya açık olun. “İş insanı” olduğunuz kadar, “bilim insanı” gibi düşünün. Bilimci, daha kaliteli ve doğru bir bilgiyle karşılaştığında eskilerini günceller, bakış açısını değiştirir.

(3) Fikir ayrılıkları iş hayatının doğasında vardır. İnsanların sizin bazı konularda geri adım atmaktan çekinmeyen biri olduğunuzu bilmeleri; bir konuda ısrar ettiğinizde size hak verilme şansını daha çok arttırır. İnsanların “bu kadar ısrar ediyorsa bir bildiği vardır” demesi, sizin avantajınızadır. Zaman içinde oluşmuş bir kredinin (güvenilirliğin) ürünüdür.

(4) Fikirleri, kendi erdemlerine göre değerlendirin, onu söyleyen kişilere göre değil. Kişilere göre değerlendirme yoluna girdiğiniz anda çoğu problem kişiselleşmeye ve çözümsüzleşmeye başlar.

(5) Önemli konularda pozisyon savunmak önemlidir, ancak insanlar çok kolaylıkla kendilerini kaybeder, neden tartıştıklarını unutur ve o noktadan sonra geri adım atmayı kişisel zayıflık olarak görürler. Empati becerisi ve duygusal zekanızı kullanın. Bir tartışma çok ufak bir konu için ilişkileri germeye başladıysa, geri adım atın. Enerjinizi daha büyük konulara saklayın.

Özetle; her küçük tartışmayı kazanamayacağınızı, her konuda haklı çıkamayacağınızı, her konunun en doğrusunu bilemeyeceğinizi içselleştirmek zorundasınız. Bunu yaptığınız gün, kendi kendinize, “bu kavgayı kaybetmeyi göze alıyorum, daha büyük bir savaşım var” diyebileceksiniz.

Duygusal zekanın en önemli yöneticilik becerisi olduğuna ilişkin teoriler ve bilimsel araştırmalar her geçen gün yeni bir destek buluyor. İşte sebebi tam olarak budur. Daha iyi duygusal zeka, karşı tarafın duygu dünyasını iyi okumayı ve ona göre doğru tavrı belirlemeyi sağlar. Hangi hareketin karşı tarafta nasıl bir duygusal bedeli olacağını öngörmenizi mümkün kılar. (Bu konuda Daniel Goleman’ın Primal Leadership isimli kitabına bir göz atın.)

Son olarak; kurumsal hayatta en gıpta edilecek derecede başarılı insanlar şu üçünü muazzam bir uzmanlık ile hayata geçirirler:

  • Kendi duygularını iyi yönetmek ve karşı tarafın duygu dünyasını iyi (ve hızlı) anlayabilmek.
  • Bütüne bakarak kaliteli kararlar almak.
  • Nerede ve ne zaman doğru tavizler vereceğini bilmek.

Okuyuculara not: 2016 yılını bitirirken yeni bir yazı dizisi oluşturmaya karar vermiştim. Şu ana kadar teker teker yazdığım yazılardan farklı bir bütünlük içinde ilerliyor. Bu okuduğunuz yazı, Kurumsal Hayatta Rehberi” yazı dizisindeki beşinci yazıydı. Derinlemesine araştırmamı ve yorumlamamı/yazmamı istediğiniz bir konu olursa, lütfen yorum kısmında bana önerin ve bu diziyi ilgili olacağını düşündüğünüz kişilerle paylaşın.

…ve hemen bugün kullanmaya başlayabilirsiniz.

  1. Her şey zaman kavramının soyut ve öznel olduğunu kabul etmekle başlıyor. Yani diğer değişle, zaman bir gerçek değil, bir algıdır.
  2. Zaman paradoksaldır. Yani siz onu kovaladıkça daha hızlı kaçar, siz yavaşladıkça o da yavaşlar. 

Ancak bunlara dönmeden önce bir kaç adım geriye gidip, genel bir durum gözlemiyle başlayalım. Bizim gibi 7 milyar canlı var buralarda. O kadar özel değiliz. Bugünün dünyası yüzümüze her birimizin biricik, özel, karşılaştırılamaz derecede değerli olduğunu, kendi kararlarımızı kendimizin aldığını söylerken, sahne arkasından bizi manipule ediyor.

Sahip olduğumuzu düşündüğümüz isteklerimiz bizim değil. Korkularımız bize özgü değil. Hayatımızı şekillendiren endişeleri milyonlarla paylaşıyoruz.

İnsan için en kendisine özgü, en özel, en mahrem, en bireysel şey hayalleridir. Çünkü hayaller (daha da özelinde gelecek hayalleri) kişinin kim olduğuyla, nasıl bir geçmiş yaşadığıyla, nelere değer verdiyle, neleri arzuladığıyla ve nasıl bir dünya istediğiyle ilgilidir. Yani bir insanın kim olduğu ile onun hayallerini birbirinden ayıramazsınız. İnsanın hayalleri onun kimliğinin manifestosudur.

Bu durumda, insanların her birinin bireysel, özel, biricik, özgür vb. olduğu bir dünyada hayallerinin de bunu yansıtması gerekmez mi? Yani böyle bir dünyada, her kişinin hayali de ona özgü olmamalı mıdır?

Durum bu mu? İnsanların hayalleri kendilerine özgü, bireysel ve farklı mı? Ben etrafıma baktığımda fotokopi ile çoğaltılmış hayaller görüyorum.

Türkiye’de büyüyen hemen hemen her öğrenci bir kaç üniversitede okumayı hayal ediyor. Orada birkaç bölümden birinden mezun olmak istiyor.

Her memurun hayali aynı, ast-üst ilişki dengesi içerisinde güvenlik duygusundan taviz vermeden yükselmek.

Her beyaz yakanın hayali aynı (radikal olan hayaller bile!). Bu kategorideki insanların büyük kısmı azimli bir tırmanış ile yükselmek-yükselmek-yükselmek, güç ve çok fena para kazanmak istiyorlar. O sırada bir yerlerde de değişen sırayla araba, çocuk ve ev.

Radikal beyaz yakalıların hayalleri orjinal mi derseniz, onlar da fotokopi; 40 yaşına kadar çok iyi giden bir kariyer eğrisi, bir 30 yıl yetecek para, “bir köye yerleşmek”, orada cafe açmak vesaire. Biliyorsunuz…

Hayallerimizin bile bize ait olmadığı bir gerçeklikte, yaşadığımız hayatları (sistemin standart ayarlarında) kendi kendimize seçmediğimizi kabul etmekten başka şansımız yok.

Kendimiz tasarlamadığımız bu hayatları tüm bir arada tutan şey ise zamana gösterdiğimiz ortak sadakat. 08.00’de işte olmak, 09.00’da ilk toplantıya girmek, öğlene kadar 27 posta cevaplamak ve 6 küçük 1 büyük iş halletmek 12.00’de yemeğe gitmek, daha çok topantı, daha çok yetiştirilecek iş… Akşam trafiğine takılmamak için 18.00 öncesi işten çıkmak, 19.00’da eve varmak, 20.00’a kadar yemek yemek ve yetişmesi gereken tüm diğer sorumluluklar. Saate gösterdiğimiz bu sadakat, büyük şehirlerde yaşayan milyonlarca insanın birbirlerine çarpmadan aynı ritimde dans etmesini sağlıyor. Sağlıyor, ekonomi büyüyor, ama pahası, nasıl olup da 50 yaşına geldiğini anlamayan insanlar yaratması.

Her şey zaman kavramının soyut ve öznel olduğunu kabul etmekle başlıyor. Yani diğer değişle, zaman bir gerçek değil, bir algıdır.

Fransız Alp’lerinde bir mağarada 126 gün yaşayan Antoine Senni, çıktığında kendi tahmin ettiğinden 2 ay ileride olduğunu farketmiş! Diğer bulgulardan bir tanesi de, tamamen izolasyon da yaşayan insanların 48 saatlik uyku döngülerine girebildiği (36 saat uyanıklık, 12 saat uyku). [Kaynak1; Kaynak2]

Diğer bir konu; İlk Saniye Etkisi

Geçmek bilmeyen o ilk saniye!

Aslında bu konu ‘ilk saniye etkisi’ adıyla bilinmiyor, ama bence durumu daha iyi tabir eden tanım bu. Özetle saate baktığınız ilk saniye de o saniye kolunun gıcıklık yapıp bir türlü atmaması durumunu anlatıyor. Bilimsel adı Chronostatis. Yani zamanın durmuş gibi gelmesi.

Üçüncüsü Misafirlik Sendromu dediğim durum. Anlamak için çocukluğunuzu düşünmeniz yeterli. 7 yaşındasınız. Ailecek misafirliktesiniz. Yapacak HİÇBİR şey yok, arkadaş yok. Sıkıntıdan patlamak üzeresiniz. Halının desenlerinden, duvarın yüzeyine incelemediğiniz şey kalmamış. Anne-babaya yalvarıyorsunuz “hadi sıkıldım gidelim!”, cevap geliyor: “tamam kızım/oğlum yarım saate kalkıyoruz.” İşte o bir asır süren yarım saat zamanın bir gerçeklik değil, ne yaptığımıza, ne kadar acele ettiğimize ve ne kadar sıkıldığımıza göre değişen bir algı olduğunu gösteriyor.

Zaman paradoksaldır. Yani siz onu kovaladıkça daha hızlı kaçar, siz yavaşladıkça o da yavaşlar.

İşin özü şu; siz hayatı ne kadar acele ederek yaşarsanız, zamanın geçtiğinin o kadar farkında olmayacaksınız. Çok işinizin olduğu ve tüm gün acele ettiğiniz bir gün kafanızı bir çevirmişsiniz, saat 17.00 olmuş. Çok yoğun çalıştığınız bir senenin sonunda, bir ayılacaksınız, bakmışsınız 2016 bitmiş. Yoğun geçen 20 senelik iş hayatının sonunda kafanızı bir çevireceksiniz, 20’li ve 30’lu yaşlar geçmişte kalmış. Nasıl olduğunu anlamadan geçmiş gitmiş.

Gerçekten daha uzun yaşamış gibi hissetmek için yapmanız gereken tek şey; daha az acele etmek!

Uyum sağladığımız toplumsal normlar içerisinde tüm kuralları kendimiz koyamıyoruz, tüm zamanın akışını kendimiz yönetemiyoruz. Fakat bu çaresiz olduğumuz anlamına gelmiyor. O verilen sınırlar içerisinde ne kadar “panik yaparak”, koşturarak, acele ederek, aynı anda 5 iş yapmaya çalışarak yaşayacağımız bize kalmış.

Siz ne kadar yavaşlarsanız, zaman algınız da sizinle birlikte o kadar yavaşlayacak.

Zamanı yavaşlatmak istiyorsanız, acele etmeyin!

 —

Yazar Hakkında

Ozan Dağdeviren’in tüm yazıları ve diğer çalışmaları www.ozandagdeviren.com adresinde bulunabilir. Kendisi Sorgulayarak Mutlu Kalma Sanatı ; Creative Hiring ve The Other Way: Happiness Through Critical Thinking kitaplarının yazarıdır, aynı zamanda İnsan Davranışı merkezli konularda Kurumsal Eğitmen ve Kariyer Danışmanı olarak çalışmaktadır.

Twitter → https://twitter.com/@ozandagdeviren

Facebook → https://www.facebook.com/dagdevirenozan

Bir gün Japon kültüründe, ofiste uyumanın kötü karşılanmadığı ile ilgili bir yazıya rastlamıştım. Bugün tekrar araştırırken bakıyorum, bir adı bile varmış.İnemuri.

Altındaki temel düşünce ise; kişi o kadar çalışırmış ki, ofis başında masasında uyuya kalması aylaklık göstergesi değil, tam aksine kişinin kendini ne kadar işine adadığının ve çalışkanlığının göstergesi olarak anlaşılırmış. Buna bakarken aklımdaki ilk soru şu; amaç ne?

Yani bir kurumun, ister küçük bir işletme ister küresel bir mega-güç olsun, amacı ve buna bağlı olarak çalışan profesyonellerinden beklentisi ne? Ticari başarı, maliyetlerin kontrolü, karın maksimizasyonu, iş iletişimindeki ve süreçlerindeki verimlilik, stratejik kararları doğru alabilme becerisi, değişim karşısında atiklik (agility) ve benzeri unsurlar değil mi önemli olan? Bir şirketin nihayetinde başarısını belirleyen faktörler bunlar demek yanlış değil. Hatta tüm bu faktörleri tek bir kavramda derleyip toplayacak olsak ‘üretkenlik’ diyebiliriz. Bir ticari yapının ne kadar üretim yaptığı onun başarısının asıl belirleyicisi. (Tabi ürettikleri sadece somut eşyalar olmak zorunda değil, örneğin etkili bir pazarlama iletişimi stratejisini belirlemek de bir üretim olarak düşünülebilir.) Madem kurumun başarısını belirleyen onun üretkenliği ve verimliliği neden aynı şeyi o kurumun çalışanları için tereddütsüz ve ama’sız söyleyemiyoruz? Neden çalışanın başarısının göstergesi üretkenliği değil de ne kadar uzun süre çalıştığı (yani etkinlik seviyesi)?

Kurumsal Hayatta Uyku

Aynı şiddette olmasa da Japon kültürüne ilişkin İnemuri’ye sebep olan değer yargılarının hem Türk, hem de diğer yabancı iş kültürleri içerisinde olduğunu yaşıyor ve biliyoruz.

Kurumsal ve özel hayatta olgunlaşmak ve doğruları keşfetmek için en soru sormanın cevap vermekten önemli olduğuna ilişkin düşüncemi paylaşmıştım. Buradaki durumun buna çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. ‘Kurumsal Performans Değerlendirme’ konusunu konuşurken aynı sorulara en doğru cevapları vermeye değil, yeni sorular bulmaya, yeni sorular sormaya ihtiyacımız var acilen. Bugün şirketlerin üst yönetim seviyelerini dolduran kişilerin, biraz garipseme ile baktıkları Y Jenerasyonu uzun bir süredir bunun farkında. İş performansı ölçülürken kişinin ne kadar çok çalıştığı, ne kadar yorulduğu değil, ne ürettiği ana kriter olmalı.  Üniversitelerden 2005’ten sonra mezun olmuş ve teknolojinin yarattığı esneklikleri hayatının parçası haline getirmiş kitlenin, iş hayatının ilk birkaç yılını doğru bildiklerini unutmak ve mevcut düzene adapte olmak ile geçirdiklerini üzülerek izliyorum.

Bugünkü düzende biz de aynı yapının parçasıyız. Kurumlar içerisinde ‘boş duran’ yok. Hatta boş durana tolerans yok. Her kültürün tabuları var. Kurumsal iş hayatının en büyük tabusu da boş durmak. Eğer bir çalışan boş duruyorsa bu ya onun yöneticisinin iş delege etme beceriksizliği, ya şirketin iş gücünü verimli yönetmediğinin göstergesi ya da kişinin başarılı olmak konusundaki motivasyon zayıflığı olarak algılanır. Bu da doğal olarak kişiler ve onların yöneticileri üzerinde her boş zamanı herhangi bir meşguliyet ile geçirme baskısı yaratıyor. Bunun sonucu ise etrafınızda baktığınıza her biri diğerinden daha meşgul, değişik ‘etkinlikler’ içerisinde olan, aktif, çalışkan gözüken bir iş gücü. Şirket çalışanlarının başarısını ne kadar meşgul oldukları ve yoruldukları üzerinden ölçtüğümüz bir kültürün parçasıyız.

Diğer yeni öğrendiğim tabir ise Otsukaresama Deshita. Kullanım yeri ve anlamı daha da ilginç. Bu ifadeyi Japonlar iş günü sonunda bir birlerine “İyi akşamlar” veya “İyi geceler” yerine kullanıyorlar ancak ifadenin gerçek anlamı; “çok yorgun, tükenmiş gözüküyorsun” demekmiş. Yine bu kavramın altındaki temel düşünce; kişi o kadar yorgun gözüküyor ki, çok çalışmış, çok çaba sarf etmiş ve şirketine çok fayda sağlamış olmalı. Bu yanlış bir varsayım.

Kişinin şirketine ne kadar fayda sağlandığının göstergesi ne kadar çok çalışmış, ne kadar fedakarlık etmiş ve kendini ne kadar yıpratmış olduğu olmamalı.

Aslında insanı sadece paranın motive ettiğine, çalışmanın keyifsiz bir yük olduğuna hatta bir tür zorunluluk olduğuna ilişkin anlayışımız yanlış ve kökten reddedilmeli. Çalışmak zor olabilir, yeri geldiğinde fazla çalışmak bir ızdıraba da dönüşebilir, ancak özünde çalışmak ve bir şeyler üretmek hayattaki en keyifli, en anlamlı ve en değerli eylemdir. Motivasyon ve iş performansına ilişkin tüm problemler, ‘çalışma’ eğleminin istenmeyen bir şey olmasından değil, insanların ne uğruna, niye çalıştığını bilmemesi, yaptıklarında anlam bulamamaları ve dengeli saatler çalışmamaları ile ilgili. Özetle, çalışmak hele ki üretmek kötü değil, güzel şeyler. Onları kötü yapan etkenlere saldırmak ve asıl onları yok etmek lazım.

Evet, bizim kültürümüzde iş saatlerinde uyumak büyük bir tabu, ve kimse bir ötekine “çok yorgun gözüküyorsun” sözlerini iltifat olarak iletmiyor. Ancak o kadar da farklı değiliz. Bir önceki gece ofisten gece 12’de çıkmış olduğunu gururla anlatan iş arkadaşlarınız hiç olmadı mı?

Daha mutlu işyerleri ve daha bağlı çalışanlar istiyorsak, etkinliği değil, üretkenliği yüceltecek iş ortamları yaratalım.

www.ozandagdeviren.com

 

*Resim Kaynak: en.rocketnews24.com