Kariyer Okulu Nedir? Bir Kariyer Seçimleri Rehberi!

Kariyer Okulu iş hayatının başında veya ortasında olanların kariyer seçimleri yaparken daha doğru ve kaliteli almalarını sağlamak amacıyla yaptığım bir tür sosyal girişimdir. Artık bu çağda, videonun yazıdan daha çok kişiye erişmesi sebebiyle Youtube üzerinden yayınladığım videolardan oluşur. Her bir video Kariyer Seçimleriyle ilgili bir konuda bilgi verir, düşünce gelişimini sağlar, farkındalık kazandırır, düşündürür veya başka bir kaynağa yönlendirir.

Kariyer Seçimleri için Kariyer Okulu Videoları

İsmi “Kariyer Okulu” çünkü, işin içerisinde “Kariyer” var. Kariyer dediğimiz şey aslında kendi yapmak istediklerimizle tutarlı, bizim beceri ve kuvvetli yönlerimizle örtüşen işleri bulma çabamız. Tabii ki, bununla da birlikte iyi bir kariyerin, dışarıdan CV’mize bakıldığında parıl parıl gözükmesini, bizim işe alınabilirliğimizi artırmasını istiyoruz. İşin içerisinde bir de “Okul” var. Çünkü okul öğrenmek demek.

Çoğu insan yanlışlıkla üniversite dönemi bittiğinde okulun bittiğini düşünüyor. Halbuki öğrenme olan her yerde gelişim için fırsat vardır. Kariyer mücadelesini ve iş hayatını da böyle görmek gerekiyor. Nasıl her işin yanlış ve doğruları, verimsiz ve verimli yöntemleri, “yapılacaklar” ve “yapılmayacaklar” listesi varsa; bu konu kariyer olunca da tam bu şekilde.

Sürpriz bir haber: yakında “Kariyer Okulu” kitaplaşıyor. Altbaşlığı ise muhtemelen “Doğru işi Bulma ve Kurumsal Hayatta Kalma Rehberi” olacak. Hatta belki siz bu yazıyı okurken çoktan kitaplaşmıştır. Eğer öyleyse küçük bir google araması konuyu çözer 🙂

Ancak şu aşamada Kariyer Okulu’na başlamak için sizi Youtube’a davet edeyim.

Kariyer Okulu Serisi, başta kariyer seçimleri karşısında olan kişilere rehber olmak amacıyla oluşturduğum bir çalışma. Yeni üniversite mezunları, iş hayatında tecrübeli ama bir sonraki kariyer adımını atmak konusunda düşünceli ve hatta, onlarca yıllık tecrübeye sahip olsa bile yenilenmeyi ve yeni bir kariyer rotası çizmeyi düşünen kişiler izlemeli.

Özetle; Kariyer Okulu serisinin asıl amacı video izleyerek kariyer başarınınız arttırmaya yardımcı olmak. Size daha doğru uyan, daha iyi hissettiğiniz, daha faydalı işler yaptığınız hatta belki daha özgür olduğunuz bir iş hayatı kurmanıza yardımcı olmak.

Herkesin faydalanmasını içten dilerim.

Hatırlatma: En büyük teşekkür videoları paylaşmanız ve yayılmasını sağlamanızdır.

Sevgiler.

Teknoloji Yoksa Otomasyon Yok, İnsan Yoksa Teknoloji Yok.

(Konuk yazar: Bahadır Gökdemir)

Çağımızın şartlarını değiştiren, otomasyon oldu.

Tarih boyunca teknolojinin ve getirmiş olduğu yeniliklerin şirketler tarafından benimsenmesi ile üretim başta olmak üzere, bütün çalışma alanları kendini yeniledi. Bu otomasyon sürecine geçilmeden önce,verimlilik, hızlı üretim ve daha da önemlisi sürekli ve kaliteli hizmet değerleri başarıya götüren değerlerdi. Artık otomasyon ve teknolojik gelişmenin yaygınlaştığını ve bu değerleri hayata geçirmenin kolaylaştığını biliyoruz, üretim ve hizmette sürdürülebilir kalite günümüzde çoğu şirkette görülebiliyor.

Geçmişte insanların yaptıkları çoğu işi artık makinelerin yaptığını biliyoruz. Peki insanlar nereye gitti? Artık bu değişimlerin kurbanı olmaktansa, onları yöneten ve geliştiren bir konuma geçiş yaptı, hızla değişen Dünya’ya ayak uydurabilen ve bu değişimleri yürüttüğü işe aktarabilen insan faktörü yeni bir değer haline gelmekle kalmadı, asıl farkı yaratan değer olarak karşımıza çıktı.

‘İnsan’ geniş bir kavram. O kadar geniş ki, kafamızda canlandırdığımız belirli bir imaj bile onu tanımlamamız için yeterli olmuyor. Hızla gelişmenin temel olduğu dünyamızda, insanlar da hızla değişiyor ve kendini geliştirme fırsatları buluyor. Bu insan kitlelerinden belki de gelişime en açık, değişikliklere kolayca ayak uydurabilen, teknoloji içinde büyümüş, çeşitli eğitim ve kendini geliştirme fırsatları yakalamış olanları iş hayatına yeni atılan veya atılma sürecinde bulunan genç profesyoneller. Çünkü onlar, bahsettiğimiz tarihsel değişime benzer bir değişimin tam ortasında büyüdüler; bilgi ve iletişim devrimi. Onların, çağımıza kökünden değiştiren internet endüstrisi içinde büyümüş olmaları, onları vazgeçilmez kılan özelliklerden sadece biri.

Şirketlerin de, yeni kuşakların da işi zor

Şirketler, bu potansiyeli iyi görerek hareket etmeli. Ancak “Y” kuşağı diye tabir ettiğimiz, içine “Z” kuşağını da alabilen bu yeni iş gücü için duyduklarımız pek de olumlu olmayabiliyor. İş hayatında en sık karşılaşılan eleştirileri sıraladığımızda en yaygın olarak şu özellikleri duyuyoruz:

  • Tembel
  • Rahatına düşkün
  • İş etiği taşımayan
  • Otorite ile sorun yaşayan
  • Bireysel
  • Yüksek beklentili
  • Bağlılık taşımayan
  • Yönlendirmeye ihtiyaç duyan

Bu eleştiriler kalıplaşıp, bir anda genç kuşağı tanımlayan özellikler haline geliyorlar.

Bu yakınmaları, gerçekmiş gibi genç nesilin üstüne yıkmadam önce, bir adım geriye gidip, bunların aslında birer algı noktaları olabileceğini düşünmek daha yararlı olabilir. Gençlerin davranışlarından çıkardığımız bu algılar, farklı bir bakış açısıyla, acaba onlarla empati kurabileceğimiz, yapıcı bir bakış açısında tekrardan yorumlanabilir mi? Bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu algı noktalarını iyi analiz edip, aslında bunların birer avantaj olabileceğinin farkında olmak, genç yeteneklerin potansiyellerini ortaya çıkarmamız için büyük önem taşıyor.

Bu algı noktalarının temelinde hiç kuşkusuz, her iki tarafın da birbirinden ‘beklentileri’ oturuyor. Biliyoruz ki, iki tarafın beklentilerinin uyuştuğu anda verimli bir çalışma ortamı elde ediyoruz. Gençleri yaftalamadan önce, onların beklentilerini analiz edebilmek, bunlara cevap verecek aksiyonları almamıza yardım edecektir. Kendimize sormamız gereken şu, rollerimizi emanet edeceğimiz gençlerin, rollerini emanet ettiğimiz şirketimizde verimli ve mutlu birer birey olarak çalışabilmeleri için neler yapıyoruz? Bu düşünce sürecini sağlıklı geçirebilmek için, bir beklenti analizi yapmamız gerekiyor.

Bu makale, gençlerin beklentileri ile işverenlerin algı noktaları arasında bir köprü kurmak ve iki tarafın da uyuştuğu verimli ve tatmin edici süreçlerin doğması için ele alınması gereken noktaları incelemek amacıyla kaleme alındı. Bu köprünün ana taşlarını maddeler halinde inceleyeceğiz.

Beklenti: Kariyer Gelişimi / Algı: Yönlendirmeye İhtiyaç Duyma

İş hayatına staj, part-time, asistanlık veya geçici süre ile atılan gençlerden sıklıkla duyabileceğiniz cümleler şunlar: ‘Bu süreç sonucunda umarım kendimi geliştirip, tam zamanlı bir iş bulabilirim’, ‘Burada çalışmayı çok isterim’, ‘Bu departmanda çalıştıktan sonra burasının bana uygun olduğunu/olmadığını öğrendim’, ‘İş hayatını daha iyi tanıyorum’, ‘Bir sürü arkadaşım mezun oldu ama işsiz, ben de bir an önce iş bulup bu sıkıntıdan kurtulmak istiyorum’ . Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, ancak temelinde gençlerin kendi ve ailelerin beklentilerini karşılamaktan ziyade, çevrelerinde olup bitenleri gözlemledikçe, içine düşmüş oldukları belirsizlik duygusu yatıyor. İçinde bulunmuş oldukları bu belirsizlik ortamının yaratıcıları ise, işgücü rekabetinin farkında olmaları, işsizliğin çok olduğu gerçeği ile büyümeleri, zorlu başvuru-mülakat-işe alım süreçlerinden geçmeleri ve genel anlamda gelecekleri için kaygılanmaları. Onları suçlamamak lazım, belirsizlik korkutucu olduğu gibi, yaşadıkları şartlar hakkında söyledikleri de doğruluk payı taşıyor. Onları ne kadar suçlayabiliriz?

Gençler hem kendilerini tanıyıp bulmaya başladıkları, hem de çevrelerini anlamlandırıp yararlı bir birey olmanın kapısının eşiğinde oldukları, kritik bir noktada bulunuyorlar.

Belirsizlik duygusu ile hareket eden genç, olabildiğince çok şey öğrenmeye meyilli olup, çokça soru sormak, belki de işi kendisi yürütüp sorumluluk almak istiyor. Bu süreçte deneyim ve gelişim beklentisini karşılayamayan genç, şirketimizden, hatta belki de iş hayatından soğuyor. Bu, mutsuz bir çalışanın, kapımızdan girmesi anlamına geliyor. İnsan değerinin önemini bilen bizler, bunu istemiyoruz.

Peki ne yapmalı?

Bu davranışı yönlendirilme ihtiyacı olarak algılamak, bu durumu yüzeysel olarak algılamak demek. Çünkü, bu düşünce, gence bir birey olarak yaklaşmamızın önüne geçip, onu kategorileştirmemiz riskini taşıyor, bu da birey ile aynı dili konuşamamamız, tek taraflı yönlendirmede bulunmamız demek. Bunun yerine, yaşadıkları belirsizliğin nedenlerinin farkında olup, onlara, kendilerini geliştirmek istedikleri alanlarda imkanlar sağlamak ve fikirler vermek, bir paylaşım ortamı yaratarak, onların işlerinden tatmin olmalarını amaçlamak, bu belirsizliği ortadan kaldırabilir.

Gençler, bu gerçeklerle şirketimize adım atıyor. Yüzeyde beklentileri, bu dertlere çare olacak uzmanlığı veya deneyimi kazanmak gibi görünse de, içerde, belirsizlikleri ortadan kaldırıp, bu risklerden kurtulmak istiyorlar. Onların bu belirsizlik duygularını ortadan kaldırmak ve onları sağlıklı bireyler olarak iş hayatına kazandırmak, aynı yollardan geçen bize düşüyor.

Depresyon Bir Anlam Arayışıdır

Modern Dünya, insanları “sağlıklılar” ve “hastalar” olarak ikiye ayırır. Konu fiziksel sağlık olunca masum olan bu ayrım, konu ruhsal sağlık olduğunda çok daha büyük bir önem alır. Neden? Çünkü kimin “normal” kimin “sağlıklı” olduğunu söylemek aynı zamanda bir ölçüde hangi davranışların “normal ve kabul edilebilir” hangilerinin ise “hastalıklı ve kabul edilemez” olduğunu söylemek anlamına gelir. Yani toplumsal normaller, bir tür davranışı ve o davranışı gösteren insanı, duruma ve zamana göre sağlıklı veya hastalıklı atfedebilir.

Depresyon

Örneğin nelerin bir psikolojik hastalık olduğuna ilişkin kılavuz niteliğinde olan ve American Psychology Association (APA) tarafından sürekli güncellenen referans döküman DSM-IV’te, önceki versiyonlarda hastalık kategorisinde olan bazı maddeler çıkarılmış, bazıları da değiştirilmiştir. Yani bir tür yumurtanın bir kolestrol yapan tehlikeli bir yiyecek olması, bir çok sağlıklı bir protein kaynağı olduğunun söylenmesi gibi bir durum. Yumurta hep aynı yumurta, sağlıklı mı değil mi konusunda biz etrafında taklalar atıyoruz.

Bu yazıda, normalde bir tür hastalık veya rahatsızlık olarak algılanan depresyonun ne olduğuna ilişkin farklı bir bakış açısı getirmeye çalışacağım. Bana kalırsa depresyon sadece bir “hastalık” denip geçilecek bir şey değil, aynı zamanda hayata ilişkin bir anlam arayışıdır. Vücudun bir enfeksyonla başetmek için ateşi yükseltmesi ne kadar doğal bir tepkiyse, insanın hayatta anlam ve amaç kaybı yaşadığı dönemde bünyenin kendisini depresyona çekmesi de benzer (ve hatta faydalı) bir reaksyon olarak düşünülebillir mi?

Detaylara geçmeden, işin kitabi tanımana bakalım.

 

Depresyon Nedir?

Depresyon, veya Major Depresif Bozukluk nedir diye baktığımızda DSM-IV’e göre şu bulguları görüyoruz.

  • İki haftadan uzun olacak şekilde depresif bir ruh halinde bulunmak ve gündelik aktivitelere ilişkin heyecan ve istekliliği kaybetmek.
  • Kişinin normaldeki ruh halinden farklı bir ruh haline bürünmesi
  • Sosyal, mesleki ve eğitimsel süreçlere katılamayacak şekilde sosyal etkileşimin sınırlanması
  • Şu aşağıdaki 9 maddeden en az 5’inin hemen her gün mevcut olması
    1. Günün tamamı veya büyük kısmında çevreden veya kişinin kendisi tarafından gözlemlenebilir şekilde depresif, üzgün veya huysuz bir ruh hali
    2. Çoğu aktiviteye karşı azalan ilgi ve zevk
    3. Farkedilir kilo değişimi (%5) ve iştah değişimi
    4. Uyku değişimi (uykusuzluk veya sürekli uyuma)
    5. Aktivite değişimi (fiziksel rahatsızlık)
    6. Yorgunluk ve enerjisizlik
    7. Suçluluk ve değersiz hissetme
    8. Konsantrasyon bozukluğu, artan kararsızlık
    9. İntihara eğilim

Buradan belki depresyon nasıl tanınır ve tanımlanır sorusuna cevap vermek mümkün. Ancak daha önemli soruların, yani “İnsan neden depresyona girer?” ve “İnsan nasıl depresyondan çıkar?” sorularının cevabı burada yok.

Bu sorular bilimsel ve felsefi dünyaların sınırında olan sorular. Muhtemelen de biliminsanları bu sebeple geriduruyorlar. Spekülasyon yapmaktan çekiniyorlar.  Biz o sınırı yıkalım, spekülasyon da yapalım – felsefeye de girelim. Nihayetinde bu kadar karışık bir konunun cevaplarının da tertemiz olmasını beklmemek lazım. Şimdi söyleyeceklerimin bilimsel olduğunu garanti edemem ancak doğru olduğuna inanıyorum.

 

Depresyon Bir Odaklanma Aracıdır

Depresyon

Az önce listelediğimiz semptomların tamamını şu şekilde yorumlamak mümkün. “Zihnin sana diyor ki, gündelik hayattaki dertleri, tasaları,  koşturmacaları bırak, tek bir şeye odaklan. Neden dolayı mutsuz olduğunu bul. Kendi hayatının anlamına bir cevap ver.”

İnsanın içindeki en engellenemez dürtü, “Hayatta Kalmak”tır. Bu o kadar kuvvetlidir ki, bazen genetik mirasımız direksyonu ele geçirir ve kontrol bizden çıkar. Bunun en basiti, çok iğrenç görünümlü bir yemekle veya bizi korkutan bir hayvanla karşılaşmaktır. Biz akıllı zihnimizle her ne kadar “bundan iğrenmeyeceğim” veya “bundan korkmayacağım” desek de etkimiz sınırlıdır.

İşte fiziksel olarak basitçe yaşanan bu durum, pekala psikolojik dünyamızda da yaşanıyor olabilir. Zihin dünyasının “benim yaşamımın anlamı ne?” sorusuna ihtiyacı o kadar yüksek boyutta ve önemli olabilir ki, kişi buna cevap veremediğinde, zihin, bünyeyi bu soruya cevap vermek zorunda bırakacak şekilde manipule edebilir.

Yani; depresyondan hayata ve kişinin o hayattaki kendi anlamına yeni cevaplar vermesiyle çıkılabilir. Depresyon süreci de bu cevabı verme çabasındaki bir kişinin, tüm gereksiz sistemleri kapatması ve tüm enerjisinin bu ana probleme odaklaması olarak yorumlanabilir.

Yukarıdaki DSM listesindeki maddelere bakın. Ve bu sefer, hayatla ilgili çok önemli varoluşsal soruları dert etmiş, hayatın anlamını sorgulayan ama gayet doğal ve sağlıklı bir süreç yaşayan bir insanı düşünün.

  • Kişinin gündelik aktivitelere ilgisinin kaybetmesi, daha büyük dertleri varsa doğal.
  • Sosyal etkileşiminin ve diğer ilgi alanlarını daraltması yine çözmeye çalıştığı başka bir dert varsa doğal.
  • Hiç farkettiniz mi? Düşünceli insan ile üzgün insanın yüz ifadeleri de duruşarı da benzer. Bu yüzden düşünceli insanın dışarıdan bir ölçüde üzgün görünmesi bile doğal.
  • Yukarıdaki maddelerin tamamını bu çerçevede yorumlamak mümkün. İntihar için bile benzer yorum yapılabilir. Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde şunu der. “Gerçekten önemli olan tek felsefe sorunu vardır. Hayatın yaşamaya değip değmediği.”

 

Depresyonu Aşmak İçin Yeni Anlamlar Bulun

Depresyonun çok hoş bir psikolojik durum olmadığı aşikar. Ancak vermeye çalıştığım ana mesaj şuydu: Depresyon vücudun ve zihnin vermiş olduğu bir “acil durum tepkisi” olarak da düşünülmelidir. Onu sadece dışa vuran göstergelerin (uykusuzluk, yorgunluk, iştah vb.) çözülmesi ve üstü kapatılması gereken bir durum olarak gördüğümüzde işin kompleksitesini yeterince anlamamış ve takdir etmemiş oluyoruz. Ortadaki durum kişinin sosyal etkileşimde isteksizleşmesinden çok daha derin. Ortada hayata dair bir anlam arayışı söz konusu. Biz bunu inkar ettiğimizde ise zihin bizi bu sorunla yüzleşmek zorunda bırakıyor.

Çözüm nedir diye soracak olursanız, çözüm zihnin bize vermeye çalıştığı bu mesajı almak ve ona ters gitmek değil, ona yardımcı olmaya çalışmaktır derim. Yani madem konu anlam arayışı, bu arayışı sadece içgüdüsel değil, aynı zamanda bilinçli olarak da yapmak, depresyondan çıkmanın en kuvvetli yöntemlerinden biri olabilir.

Biblioterapi denilen bir yöntem var. Kelimenin anlamı, psikolojik ve zihinsel problemlerin çözümü için kitapları terapi aracı olarak kullanmak. Hayata bakış açısı değiştiren, insanın gözünü açan, farkındalık katan, Dünya’yı yeni algılama ve anlama şekilleri veren araçlar olarak kitaplar (ve bence artık sadece yazılı değil aynı zamanda video ve diğer görsel kaynakları) depresyondan çıkışın çaresi olabilir.

 

Sözün Özü

Depresyonu arzu edilmeyen ve gündelik hayatı sekteye uğratan bir illet olarak değil; insanın hayattaki önemli sorunlara ve sorulara odaklanmasını mümkün kılan, fonksiyonu olan, doğal bir zihinsel savunma mekanizması olarak görebiliriz. Bu yeni bakış açısı bize birçok alternatif çözüm ve yaklaşım kapısı açacak.